Hoşgeldiniz: Karşı Kıyıya Geçmek Üzerine...
Festival geldi. Biz de içeriye buyur ettik tabiî ki. Torbasından neler çıkacak diye beklerken festivalin ruhuna yakışır ve ismiyle de dahil edildiği temaya uygun bir film bizi selamladı: Welcome. 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali Philippe Lioret’in Fırat ve Derya Ayverdi kardeşlerin de oyunculuklarıyla süslendiği Hoş geldiniz filmiyle açılışını yaptı.

Karşı kıyıya ulaşamamak üzerine somut ve soyut imgelemelerin harmanlandığı, politik söyleminin de eksik edilmediği bir dışavurum öyküsü. Filmde Bilal’in yaşadığı engeller aslında somut olarak görebildiklerimizin yansımasıyken, Simon’un tarafından bakıldığı zaman da benzer acılar ve çaresizliklerden ibaret bir yaşam sürdüğümüzü görebiliyoruz. Sadece hepimizin sınırı vardır gerçeğiyle örtüşen ve ardından bu sınırları ne kadar zorladığımız noktasında farklılaşan hayatlara dair ayakları yere sağlam basan bir güzelleme diye de nitelendirebiliriz. Emek sineması gerçekten sessizliğinde bile büyük bir yok olma ve ardından da dirilişi duvarlarında, sahnesinde, perdesinde, fuayesinde barındıran bir festival mucizesiyken tüm bu duyguların yerli yerinde anlatıldığı Hoşgeldiniz ile tarifi zor bir katarsis mevcudiyetini de kaçınılmaz kılıyor. Yaşayan, nefes alan, zaman zaman çığlık attığını hissetiğiniz mekanlar varsa eğer benim için de Emek Sineması bu durumun en somut örneği olacaktır. Sığınma ve göçmenlik olgusunun Fransız Hükümeti’nin çeşitli dayatmaları altında daha da çekilmez bir noktaya ulaşmasıyla sanki tarihi sinemamızın duvarları kabardı, kabardı, ıslandı... İlk defa bu sinemada mükemmel bir ses sistemi olmamasına sevindiğimi söyleyebilirim. Tekrar filmimize ani bir dalış yapacak olursak farklı hayatlar ama benzer yorgunluklar tamamen aynı olmayan ama birbirine paralel duran duygularla tasvir edilmiş. Zaman zaman birbirini bütünlüyor bu hayatlar. Simon’un ilk başlarda boşanmak üzere olduğu eşini etkilemek için Bilal’e yardım etmeye çalışması, sonrasında vicdani hesaplaşmalarla karışık gibi gözüken bir kompozisyona dönüşüyor. Ama vicdani sorgulamada dahi kişisel bir çıkar söz konusu olabilir. Aslında Simon kendisi için hiçbir şey yapamadığı için Bilal’in hayatını onarmaya çalışıyor. Kendisinin karısına ulaşabilmek için geçemediği kaldırımın taşlarını tamamen söküp Bilal’in önüne dizmeye başlıyor. Böylelikle de Bilal’in hayatının sürüklendiği kaçınılmaz anlamsızlık gitgide büyüyor.

Filmi sanki Fransa’da yaşayan bir Türk yönetmenden izliyormuş hissine kapılıyorsunuz. Tıpkı bir Fatih Akın filmi izlermiş gibi. En az onun anlattığı kadar sert söylemleri de var üstelik. Aradaki fark Philipe Lioret’in hikayesinin Fatih Akın sinemasına nazaran daha dingin bir şekilde finale yaklaşıyor olmasında saklı. Ama insani boyutunda çok büyük benzerlikler var. Yönetmen Simon’un hayatının paralelinde bize Bilal’in hayatının fotoğrafını gösteriyor. Hassas izleyicilere gözyaşlarını tutabilecekleri sözünü veremeyeceğim. Zira filmi izlerken yanımdaki iki bayanın burunlarını çektiklerine şahit olmamın akabinde ben de kendimi onlara eşlik ediyor olarak buldum. Müzikler de ne çok fazla çarpıcı ne de hikayenin altında ezilir cinsten olmamasıyla güzel bir damak tadı yaratmış.

Festival devam ediyor ve biz de yolculuğumuza kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Görkem (08/04/2009) Puan 100 Üzerinden 84
Yönetmen: Philippe Lioret
Senaryo: Emmanuel Courcol, Olivier Adam, Philippe Lioret
Görüntü Yönetmeni: Laurent Daillant
Müzik: Armand Amar, Wojciech Kilar, Nicola Piovani
Oyuncular: Vincent Lindon, Fırat Ayverdi, Audrey Dana, Derya Ayverdi, Fırat Çelik





Her anlamda fazla suya sabuna dokunmadan herkesin anlayacağını düşündüğü bir üslupla güzel mekan tasarımları eşliğinde hikaye kurgulanmış. Ancak üslup olarak karşılaştırdığımız zaman Alejandro Gonzalez Inarritu'nun üçlemesinin ilk ayağı olan "Amores Perros (2000)" ta da bu şekilde bir anlatım mevcuttu. Ve iki filmin de amacına ulaşma ve sinemasal yenilikler yaratabilme açısından gözle görülür farklılıkları mevcut. Inarritu, Amores Perros'tan Babel'e kadar geçen sürede gittikçe değeri anlaşılan bir yönetmen oldu. Bunun nedeni ise filmografisine yansıttığı istikrarda da saklı hiç kuşkusuz. Danny Boyle'nin filmiyle yanyana koyulduğu zaman ikisi de iki ülkede yaşanan sefalete bir bakış atmışlar. Ama fark şu ki Inarritu gayet iyi bildiği bir kültürü orjinal lisanıyla farklı hayatların bileşkesinde anlatırken Boyle, uzağında kalmış anlattığı coğrafyanın. Akademinin de zamanında değerini anlayamadığı yönetmenleri zamansız ödüllendirme çabası olduğunu düşünürsek Inarritu'nun da sırası gelmedi mi acaba? 


















