22 Temmuz 2010 Perşembe

yeniden ama yenilenemeyen haliye bir Ferzan Özpetek filmi:
"mine vaganti"

"Caddelerinde kızlarla oğlanlar, oynaşıyordur şimdi hem de nasıl
Başlayan, biten tazelenen aşklar... Başlıyor Önümüzde yeni bir fasıl..."

Sezen Aksu'nun bu dizeleriyle noktalanıyor Serseri Mayınlar. Belki kendinden emin bir duruşla belki de sindirilememiş öfkesiyle. Hayata karşı tek tabanca olmaya mahkum edilmiş insanlarıyla ve onların danslarıyla kendi içine çekiliyor. Hikaye de anlamını bulamadığı yolda kendi içine çekilerek Sezen Aksu'yu dinlemeye çalışıyor. Ama filmin içindeki hoş ezgiler bile tarif edemiyor duyguları. Ferzan Özpetek sanırım bu kez kendi anlattığı hikayeden bile sıkılmış olacak ki sürekli çemberin içinde koşup duruyor. Aynı fiziksel hazlardan hoşlanmamanın, bunun duygusal tepkimelerinin, cesur olup her şeyi geride bırakmanın altını çiziyor yönetmen. Ama öyle koyu renkli bir kalemle çiziliyor ki bu anafikirlerin altı... Okumayı gerektirecek, beynimizi zorlamamızı sağlayacak başka hiçbir şey kalmıyor filmde. İstanbul Film Festivali'nde Javier Fuentes - Leon un Contracorriente (Akıntıya Karşı) filmine biraz fazla haksızlık etmişim sanırım. En azından olayı fantastik unsurlarla süsleyerek farklı bir algılama boyutuna yönlenmiştik.


Vasatın altında bir film ne yazık ki Serseri Mayınlar. Epik tiyatroda gestuslar vardır. Verilmek istenen mesaj bariz bir şekilde seyirciye aksettirilir. Dördüncü duvar yıkılmamıştır çünkü zaten böyle bir duvar yoktur epik tiyatroda. Serseri Mayınlar'da da uluorta bir gestus bombardımanına tutuluyoruz. Ama izlediğimiz şey ne bir tiyatro eseri ne de teknik olarak tiyatroya sırtını yaslamış bir sinema filmi. (Bkz. Dogville) İkisinin de uzağında olan ve fazlaca bir neşeli hüzün barındıran bir eser. Bu sefer Serra Yılmaz'ı göremiyoruz. İtalyan filminde zoraki bir Türk kültürü esintisi var ama yine de. Anlayacağınız ne tarafından bakarsam bakayım Serseri Mayınların belini doğrultamıyorum. Yüz tiplerinin bile aynılaşmaya başladığı Ferzan Özpetek sinemasının içerikten öte teknik yeniliklere de ihtiyacının olduğunu hissettim bu filmde.


Yazımı kısa tutmak zorunda olduğumu düşünüyorum. Zira ben de yönetmen gibi eleştirilerimi tekrarlayarak başa dönmüş olacağım.


Yönetmen: Ferzan Özpetek
Senaryo: Ivan Cotroneo, Ferzan Özpetek
Oyuncular: Riccardo Scamarcio, Nicole Grimaudo, Alessandro Preziosi, Lunetta Savino
Yapım: 2010, İtalya, 110 dk, Renkli

23 Haziran 2010 Çarşamba

bir trier senfonisi:
antichrist


Tuva Semmingsen'in büyüleyici yorumuyla "lascia ch'io pianga" yı dinleterek prolog kısmını bize sunuyor Antichrist. Oldukça dingin başlayan görüntüler ve müziğin de hipnotize edici gücüyle damarlarımızda bir ağırlaşma başlıyor. Kolumuzu kaldıramaz oluyoruz. Sanki ihtiras bizi sarmalıyor ama üzerimizdeki o ağırlık yüzünden bedenimizi kontrol edemiyoruz. Kar taneleri mümkün olabilecek en yavaş haliyle perdeden siyah beyaz görüntüler eşliğinde kayıp giderken bedenimiz de hayalimizdeki bedenin içinde tekleşmenin hazzını yaşıyor. Aslında tüm bu açılış sahnesinde bir aldatmaca var. yaklaşık 10 sn lik bir görüntü 10 dk boyunca bize gösteriliyor. Renklerin yaratacağı bir yanılsama yok. Müzik ise başkaca bir şeye konstantre olmamıza engel oluyor. Kullanılan tekniğin istenirse eğer seyirciyi ne derece manipüle edebileceğini de göstermiş oluyor Trier bize. Ama Trier tam da bu noktada her şeyi öylesine bütünleştirici bir etki yaratarak sunuyor ki bize, teknik yanılsamaların içine sağlam fikirlerin ve görsel olarak sinemada görmeye çok da alışık olunamayacak cesur sahnelerin yerleştirilmesiyle bütünsel olarak yönetmenin kişisel mastürbasyonunu da tamamlamış oluyor. İnsanın içindeki hayvani dürtülerin de ne kadar bireyin şahsına münhasır olduğunun başarılı bir şekilde ifade bulduğunun altını çizmiş oluyor. Güçlü yorumu ve bize insanı en uç haz anındaki şeffaflığıyla yüzleştirmesiyle Antichrist'in sırf prolog sahnesi bile sinema tarihinde unutulmayacaklar arasında yerini alabilir. Aynı zamanda naif haliyle de dikkat çeken bu sahneyi fantastik unsurlarla da bezeli bir çeşit vicdan sorgulamasından bağımsız tutmak mümkün değil. Charlotte Gainsbourg un yüzüne de bu hadise çok yakışmış.

Filmi 3 tema üzerinden incelemek mümkün. Bu temaların dinsel ya da mitolojik temellerinden bağımsız bir şekilde ele alınması ise daha tercih edilebilir bir eleştiriye zemin hazırlıyor. Keder, acı ve umutsuzluk.... Süreç, aynen bu şekilde ilerliyor ama biz bu şekilde ilerlediğine episodik anlatımlar sayesinde daha da emin olabiliyoruz. Keder başlıklı bir bölüm açıldığında kedere dair ne olabilecekse zihnimizde hazırlığımızı yapıyoruz ve aynı durum diğer bölümler için de geçerli oluyor. Film üç dilencinin bizden varoluşumuza sahip çıkmasıyla, bize tuttuğu aynayla ilerliyor ve tüm korkularımızla, korkularımızı nasıl alt edeceğimizi sorgulatmakla bizi cezalandırıyor. Filmde kadın karakter ve erkek karakterin isimleri bize hiç söylenmiyor. Duyduğumuz tek isim filmin başında ölen çocuklarının ismi. Yani bizim yarattığımız şeye atfettiğimiz değerin sembolize edilmiş hali. Kendimize ise bir değer biçemediğimiz bu dünyada bencilliklerimiz ve yenik düşmelerimizle anlamsızlaştırdığımız çocuklarımız. Diğer bir okumayla da başkaları tarafından yaratılan bizler ve gittikçe isimsizleşmeye mahkum edilmiş beyinlerimiz. Tek umursadığımız kendi vicdanımızı rahatlatmak ya da usulsüz olarak bi şeylere sahip çıkmak. Film, insanoğlunun hiçleşmeye mahkum edildiğinden tutun, aslında hayvani dürtü diye bir şeyin tüm canlıların varoluşunun temelinde yatan bir gerçek olduğuna kadar birçok yoruma açık. Lars Von Trier'in filmografisinde bambaşka bir yerde diyemeyeceğim çünkü zaten Trier'in filmografisi özellikle teknik anlamda kendini geliştirmeye dönük bir yapıda seyrediyor. Dogville, 5 Engel gibi filmler yapmış, ardından da pek de bir anlam verilemeyen belki de fazla stilize edilmiş Emret Patronum'la bizi selamlayan bir adamın Antichrist'e kadar ulaşan süreçte ne gibi çılgınlıklar yapabileceğini tahmin eder hale geldik. Siyad'ın bu yıl İstanbul Film Festivali için seçmiş olduğu En İyi İlk filmler kuşağında Trier'in "Suç Unsuru" filmi gösterildi ki 35 mm formatında beyaz perdede bu akılalmaz deliliğe şahit olmak kendimi oldukça şanslı hissetmeme yetti de arttı bile. Avrupa'nın hala ortaçağdan kalma skolastik yapısına dem vuruşuyla, hikaye içinde yarattığı hikayelerle, kurgunun izleyeni ters köşeye yatıran sürprizleriyle sıradışı bir yönetmenin ilk göz kırpışına da tanık olmuştuk. Antichrisit'in görsel anlamda çok daha cesur olan anlatımına şaşıramayacağımız kadar orjinal ve kusursuzdu "Suç Unsuru ".



Şimdi de biraz Trier'in kadınlara ne yaptığı üzerine üç beş kelam edelim. Kadınlar hem suçlu, hem fedakar, hem anne, hem sadık bir eş hem de yalnızlar bu hayatta. Antichrist a göre üçgenin tepesinde kadının kendisi vardı. Hayatın merkezi iyiliğiyle, kötülüğüyle kadına odaklı bir bakış açısına sahip. "Dancer in the Dark" ta müzikallerin dayanılmaz çekim gücüne kapılıp gittik Selma karakteriyle. Göremediğimizi gösterdi bize. Aslında oldukça klasik bir senaryoyu dramatize ettikçe etti ve çivi çiviyi söker hesabı bizi gözyaşlarına boğdu. Belki de Trier'in dertlerini kadınların çektikleri cefalarla ifade etmek çok daha doğru bir anlam buluyordur. Dogville ile başlayan Amerika Fırsatlar üçlemesinde de kadınlar dünyayı kurtarmaya yelteniyorlar ama battıkça dibe batıyorlar. Antichrist ta da Charlotte Gainsbourg un oyunculuğu oldukça vahşi. Tıpkı Emily Watson, Björk, Nicole Kidman gibi belli bir ön hazırlık süreci geçirmişe benziyor. Bu konuda da Lars Von Trier'in kendine has çalışma teknikleri de meşhur zaten. Karakteri psikolojik olarak zihinde tam olarak oturtmaya çalışıyor ya da belki de David Lynch misali oyuncunun karakter hakkında bir şey anlamaması işine geliyordur. O ya da bu şekilde sonuç itibariyle olayın süzgeçten geçirilmesi sıkı bir yorgunluğu da beraberinde getiriyor.



28 yaşına hızla yaklaşmak olduğum şu günlerde Antichrist bana ne kattı peki? Ya da katması gerekiyor muydu? Sanırım ikinci soruya verilecek yanıt sinemasal anlamda herkesin ne tarz bir duruşu olabileceğine de açıklık getirir. Ama ben bu sorulara net bir cevap veremeyeceğim. İzlenilen şey bir şeyleri ifade etme derdini bariz bir şekilde ortaya koyuyorsa bana da bir şey katmasını daha bir fazlaca bekleyebilirim. Ama bunların bir sınırı da yok tabiiki. Antichrist çoğu insanın beynindeki tabulara sert bir eleştiri getiriyor. Olduğu kesin olan ama kabullenilmesi ya da fark edilmesi güç olan noktalara giriyor. Özümüzde varolan bencilliğimizi dışavuruyor. Yer yer simgesel anlatımlarla yer yer de direkt olarak söylüyor derdini. Film ülkemizde "Deccal" ismiyle gösterime girdi. Çok fazlaca bir yorumu öncesinde yapmaktansa şu şekilde bir açıklamaya yeltenmeyi daha uygun buluyorum:

* Deccal, ahir zamanda farklı inançlara göre Mesih'in veya Mehdi'nin ikinci kez yeryüzüne gelmesinden önce insanlığın dini inançlarını kullanıp saptırarak kötülüğe ve sapkınlığa yönelteceğine inanılan düşünce yada varlık. Hadislere göre, Deccal kıyamete yakın bir zamanda Mesih'in dünyaya zuhurundan önce Allah tarafından insanları kötü yola ve imansızlığa çağıran, Âdem ile kıyamet arasındaki vakitte Allah'ın yeryüzüne gönderdiği en büyük fitnedir."


O halde benim anladığım kadarıyla antichrist ya da deccal nasıl telaffuz edersek edelim bahsedilen kötülük insanı şehvetinin kurbanı yapacak bir kötülüktür. İnsanoğlunun da şehvetinin kurbanı olduğunu itiraf edersek herkesin içinde bir deccal var o halde. Trier içi boş olmayan bir söylevin derdinde. O ya da bu şekilde pek kayıtsız kalınamayacak bir filmle yine aklımızı bulandırabilmeyi başarmış.

_________________________________________________

* wikipedia


Yönetmen: Lars Von Trier

Oyuncular: Willem Dafoe, Charlotte Gainsbourg

Görüntü Yönetmeni: Anthony Dod Mantle

Senaryo: Lars Von Trier, Anders Thomas Jensen

Yapım: 2009, Danimarka, Siyah - Beyaz, Renkli

6 Mart 2010 Cumartesi

Evine Dön Lone Scherfig
An Education Üzerine...


Lone Scherfig ne yapmış bu sefer diye düşünerek !fistanbul 9. AFM Bağımsız Filmler Festivali'nde An Education (Aşk Dersi) u izlemeye gittim. Ve ardı ardına izlemiş olduğum başkaca filmlere selam gönderen bir yapımla karşılaştım. Yer yer Ölü Ozanlar Derneği, yer yer Mona Lisa Smile ı anımsatan havası ile kendi kısırdöngüsüne kapılmış olan ve bağımsız bir duruşa bürünememiş Scherfig bu sefer. Ama bu onun hoşuna gitmiş olacak ki Altın Küre, Oscar derken bütün dünyada tanınır hale gelmeyi başardı.


An Education bize izlediğimiz filmi hangi perspektiften okumamız konusunda yardımcı olamıyor. Bakış açıları önümüze seriliyor ama bir duruş kazanamıyor ne yazık ki. Ne yazık ki demek zorundayım çünkü "Yeni Başlayanlar İçin İtalyanca" ve "Wilbur Ölmek İstiyor" filmleriyle daha kendi halinde ve söylemek istediklerini abartıdan uzak ve daha mütevazı bir dille aktaran bir yönetmen için kayda değer bir bocalama yaşanmış. Bunu bağlayabileceğim en sağlam nokta da bu hikayeyi anlatırken kendi coğrafyasının uzağına düşmüş olması. An Education bir dönem filmi ancak 1960 larin Londrası'na hapsolunarak anlatılması zorunlu bir öykü de değil. Lone Scherfig Danimarka sınırları içerisinde kendi dilinde, eleştirmek istediği sistemi ya da bağlanılması kaçınılmaz olan kurumsal yapıları içine de bir tutam aşk kırıntıları ekleyerek anlatsaymış hikaye daha da bir karakteristik yapıya bürünebilirmiş. Görsel anlamda ve oyunculuklarda belki bir problem yok ama bir filmin belkemiği olan senaryo sallanmış da sallanmış. Sallanan senaryoyu da çoğu zaman başarıyla kotarılmış sanat yönetmenliği ve fonda bize dinletilen müzikler toparlamaya çalışmış. Filmi izlerken Carrey Mulligan'ı saçlarını topladığında hep birine benzetip durdum zira bir türlü çıkaramadım ama sonradan farkettim ki apaçık ortada olan bir Audrey Hepburn tasviriydi bu. Dönemsel olarak çakışmış mı bilemem - ki buna da gerek yok - hoş bir selam duruş görüntüsünde perdeye yansıdı. Hepburn'ün masumiyeti Mulligan'ın zerafetiyle bütünleşmiş ve 1960 lara yakışan bir tablo oluşturmuş.


Filmde aile çekirdeğinin önemine ya da önemsizliğine de değiniliyor elbette. Ama işte tam da bu noktada beli bükülmüş olan senaryo bir türlü doğrultulamıyor. Alfred Molina'yı kızları için en iyisini - neye göre- , en doğrusunu - kime göre - isteyen baba rolünde izliyoruz. Carrey Mulligan'ın canlandırdığı karakter özgürlüğüne düşkün haliyle ve yaşının ötesinde sergilediği olgunlaşma görüntüsüyle ilgi çekici ve sevilesi bir hale bürünmüş filmin içinde. Ama biraz sıyrılalım duygularımızdan ve tam da orta yerinden bir dalış yapalım anlatılan hikayenin içine dersek tam da bu noktada tatmin olamıyoruz. Babanın tam olarak ne istediğini de anlayamıyoruz kızlarının bu kadar özgür olup da yine de kendini aile baskısı altında hissetmesini de. Garip bir çelişki var derken anne karakteri olup bitenleri dengelemeye çalışıyor. Kuzey Avrupa sinemasının kendine has üslubu olmasa da her şeye rağmen sıcak bir havası var An Education' un. Oscar rakipleriyle de yanyana geldiği zaman en ayrıcalıklı olanı diyebiliriz.



Ama hiçbir şey Lone Scherfig'e duyduğum özlemin daha da pekişmesine engel olamadı. Dogma manifestosundan nerelere gelindiğinin güzel bir kanıtı oldu An Education. Belki Lars Von trier de ihanet etti altına imza attığı manifestoya ya da ihanetten öte bir yenilenme süreci geçirdi - ki bence böyle - ama yine de uzak düşmemişti kendine. Hiçbir Trier filmi izledikten sonra özlemimi daha da filizlendirmemişti. Lone Scherfig'i şu günlerde aldığı ödüllerden dolayı tebrik ediyoruz. Ama bir bardak çay içmek isterse de onu balkonumuzda her zaman misafir etmeye hazırız.
Yönetmen: Lone Scherfig
Senaryo: Lynn Barber, Nick Hornby
Görüntü Yönetmeni: John De Borman
Müzik: Paul Englishby
Oyuncular: Carey Mulligan, Emma Thompson, Alfred Molina, Peter Sarsgaard
Yapım: 2009, İngiltere, 95 dk, Renkli

23 Şubat 2010 Salı

Festivalde Bir Sabah:
“Gidersem Yaşarım Kalırsam Ölürüm”
Nisan 2009 dan Kalma Bir Yazı

Hani çocuklar gibi şen şakrak olup hop oturup hop kalkmak istersiniz ya ben Nisan ayı boyunca bu şekilde bir hiperaktifliğe sahibim. Malum İstanbul Film Festivali başladı. Birbirinden seçkin yapımlar, bölümleriyle herkese alternatif oluşturabilecek bir içeriğe sahip programıyla beni de elimde kitapçık arkadaşımla birlikte Emek’ten Atlas’a oradan Yeni Rüya’ya oradan da Beyoğlu sinemasına koşturur hale getirdi.


İsveç yapımı Gir Kanıma’yı gördüm ikinci gün. Hem de yemeden içmeden sabah 11.00 seansında. Yönetmen koltuğunda Tomas Alfredson var. Son zamanlarda gördüğümüz Twilight fırtınasından sonra vampir temalı filmlere kesinlikle alternatif oluşturarak farklı bir noktada incelenmesi gerektiğini bize kanıtlayan bir film. Aşk deseniz en yalın haliyle mevcut, açlık temasına ilişkin hırçınlaşmaya dair, 12 yaşındaki bir çocuğun yabancı düştüğü çevreye dair minimal bir üslup geliştirmiş yönetmen. Ne de olsa bir İsveç filmi izliyoruz ve karakterlerin hareketlerinden tutun yaşanılan iklime, kullanılan İkea motifli ürünlere kadar her şey bu görüntüyü tamamlıyor. Güçlü olabilmek üzerine aynı zamanda Gir Kanıma. Eli’nin Oskar karşısında iradesine hakim oluşu ve Oskar’ın okuldaki diğer çocuklara boyun eğmeyişi günümüz tüketim toplumunda algılarımızı harekete geçirme noktasında sert bir anlam kazanmış. Fedakarlık döngüsünde de Eli’nin babasının kendisini teslim edişine tanıklık ediyoruz. Tüm bunlar aslında normal olan bizlerin yaşadığı gidip gelmelerden ibaret. Vampir olgusunun tamamen simgesel bir anlatım biçimi olduğunu ve bu biçim itibariyle de yapılmış tüm klasik vampir kurgularından farklılaştığını söyleyebiliriz. Kabul etmemiz gerekir ki korku temalı bir çok filme ait motifler başarılı bir şekilde farklı filmlerde ya da farklı açılımlar yaratabilmek amacıyla kullanılabilir. Hideo Nakata’ın mucizesi Halka serileri ve Karanlık Sular bu duruma örnek olarak verilebilir. Alfredson’u bu noktada kutlamak ve işinin hakkını verdiğini kabul etmek gerek. Tabiiki vizyon filmleri içindeki hengameden bizi kurtardığı için festival ekibini de. Gerçi yorucu bir tempoyla filmler izleniyor ama her şeye rağmen değiyor. Bir filmden diğerine geçerken aynı kişileri görebilmek, sinema yazarlarına rastlayıp ayak üstü üç beş laf edebilmek sinemayla ilgilenen insanlar için gerçekten önem arz ediyor. Sinefili hastalığını taşıdığını insan festival zamanları daha iyi kavrayabiliyor doğrusu.

Kıssadan hisse meşakkatli bir iş festival yolcusu olmak…


11 Şubat 2010 Perşembe

DÜNYADAN GELEN SESLER - District 9 Üzerine...

Bilimkurgu filmleri şimdiye kadar alışılagelmiş formatlara ihanet etmeye pek cesaret edememişlerdir. Yarattıkları dört duvar arası kurallar bütünü de kimi zaman beyazperdede görmeye çok aşina olacağımız klasiklere zemin hazırlamıştır. Steven Spielberg'in E.T. siyle büyüyen bir nesil olarak sevimli hale bile getirdik bilimkurgu temel taşlarını. Ancak modern sinemanın eskiyi de hiçe saymadan doğallığını koruyarak ve en önemlisi de bildik konulara bambaşka formlar oluşturan bir yapıya da ihtiyacı olduğu kesin. İşte District 9 bu derde deva olabilecek, başından sonuna kadar kural bozan yapısıyla klasik bilimkurgu senaryolarından sıyrılabilecek bir başyapıt. Uzaylılar, gerçekliğini uzun yıllar boyunca tartıştığımız bir bilimkurgu metası olmuşken bambaşka bir perpsektifle bakılması gerekir diyor bu film. Her şeyden önce varlıklarını sorgulamıyor üstüne üstük kapitalist sistemin tüm eziciliğini onların üzerinde uyguluyoruz. Yadırgama ve telaş yok. Yönetmenin uzaylılar üzerinden görsel olarak sunmaya çalıştığı bir sevimlilik gösteri de mevcut değil. Ama asıl kurulması gereken bağ da görselliğin çok ötesinde vuku buluyor. Yabancı olanı ötekileştirme üzerine ve insanoğlunun en vahşi köklerine kadar uzanan derinlemesine bir itiraf sürecine dair tüm gerçekleri gözümüzün içine sokuyor yönetmen Neill Blomkamp. Sinyaller gönderip uysal iletişimler kurmak zorunluluğu ya da uzaydan gelen yaratıklar tarafından istila edilme keşmekeşi yok. Uzaylılardan güç alma ve zamanla onlardan birine dönüşme isteği de insanlık tarihine dair en derin ritüellere ışık tutuyor. Modern diye tabir edilen yüzyılın ritüelleri, Adem ve Havva'dan süregelen alışkanlıklarımızmış aslında. Uzaylıdan bir parça ye ki onun gibi güçlü ol. Hem de kanlı canlı olarak ye ki en vahşi dürtülerinle o bedene sahip olasın.




Filmi izlemeye başladıktan kısa bir süre sonra belgesel izlediğinize neredeyse emin oluyorsunuz ama tam da o sırada belgeseldeki sunucu, kameraman birden olayın içine dahil oluveriyor ve kameraman olarak tanımladığımız şahıs birden ortadan kayboluyor. Filmin başlarında tamamiyle gerçek olduğuna emin olmamızı sağlayan görsel kurgulama tekniği zamanla gerçek ve kurmaca arasında sıkışmamıza ama yine de gerçek dışı gibi görünecek tarafa doğru kaymamıza neden oluyor. Peter Jackson filme ne derece ışık kaynağı oluşturmuş tam olarak bilemiyorum ama ortaya şimdiye kadar gördüğümüz en orjinal bilimkurgu hikayesi çıkmış. Merak uyandıracak gelişmeler de sinemada görmeye aşina olduğumuz ve alışkanlığa dönüştürülmüş vazgeçilmez kurgulardan ustaca ayıklanmış, önümüze tapteze yeni bir lezzet çıkmış. Ama aslında yıllardır yediğimiz ama yediğimizi pek de fark edemediğimiz bir lezzet desek daha doğru olur. Bu sonuca varmamızı sağlayan başlıca neden de daha önce de bahsettiğim üzere ötekileştirme kavramı. Azınlıkta kalanı yadırgama, dışlama, bir denek malzemesiymiş gibi masaya yatırıp organlarını deşme, sonrasında da hiçbir şey olmamışçasına başa dönme. Bir savaş filmiydi yani District 9. İnsanlık tarihinde yaşanan savaşları, haksız mücadeleleri göz önünde bulundurursak hiçbir farkı olmadığını da görürüz. Tecrit edilmeye çalışılan uzaylılar F tipi yaşama alanı olan 10. Bölge'ye yerleştirilmek isteniyor. Cinsellik teması da insanoğlunun arkasına sığındığı en ucuz kavram oluyor ve kendini yine o basit sözcük olan "fuhuş" la tanımlıyor. Buram buram kokan bir ırkçılık eleştirisi de göze çarpanlardan. Filmin bilimkurgu motifi yoğunlukla teknik anlamdaki anlatım biçimi ve kurgulanışında gizli. Onun ötesinde sosyolojik çözümlemeler sunan, en ilkel hareket biçemlerini direkt olarak ama gözümüzün içine de sokmadan sorgulayan, farklı olanın yok edilmeye çalışılmasını anlatan ve tüm bunları gerçekleştirirken insanoğlunun verdiği reaksiyonları bir ayna yardımıyla önümüze getiren bir yapım duruyor karşımızda.

District 9 en iyi film dahil toplam 4 dalda oscara aday. Alamaması muhtemel gözükse de akademi jürisi tarafından es geçilmemesi sevindirici. Filmi izledikten sonra da oscarı alıp almaması gerektiği de önemsizleşiyor zaten.


Bir uzaylı filmi izleyerek nerden nereye geldiğimizi sorgulatan "District 9" iyi bir film olduğunu, ayaklarının yere sağlam bastığını hissettirerek gösteriyor. Avatar nasıl ki 3 Boyutlu teknolojisini hayranlıkla izlememi sağlayabildiyse "District 9" da kendimi bildim bileli izlediğim uzaylılardan yola çıkarak insana dair birçok parçayı görmemi sağladı. Kalbinin toprağı sert olan insan yine oraya bir şeyler ekmeye çalıştı ama bir türlü filiz veremedi diyerek sonlandırıyorum yazımı ve izleyip ayrıcalıklı bir bakışa sahip olabilmenizi temenni ediyorum.


Yönetmen: Neill Blomkamp
Görüntü Yönetmeni: Trent Opaloch
Müzik: ClintonShorter
Oyuncular: Sharlto Copley, Jason Cope, Nathalie Boltt
Yapım: 2009, Yeni Zelanda, 112 dk, Renkli

6 Şubat 2010 Cumartesi

NUOVO CINEMA PARADISO


“Gerçekten çok geç kalmışım.”

Bazen neye güldüğünüzü ya da neye ağladığınızı tam olarak kestiremezsiniz ya işte tam da bu noktada çıkıverdi ağzımdan bu sözler. Geç kalınmış bir saygı duruşunda bulundum bugün Salvatore ustanın önünde. Onun yarattığı o sıcak cennet sinemasının içine girdim ve her şeyi en çıplak haliyle izledim. Zaman zaman Toto oldum zaman zaman da Alfredo. Ama her ikisinin yerine koyduğumda da kendimi derin bir acı hissettim yaşamaya dair. Geçmişimle yüzleştim hala genç olduğumu unutarak belki de. Ya da zamanın çok hızlı geçip gittiğini inkar ettim. Kendimle yüzleştim nihayetinde.




Ne büyük bir duygu seline kaptıran bir filmmiş diyorsunuz evet ama başka türlü de bir giriş yapılması olanaksızdı böyle bir film hakkında yazılacak bir yazının başına. 1988 yapımı Nuovo Cinema Paradiso dan bahsediyorum. Anladığınız üzere de demek isterdim ama benim gibi geç kalmış yolcuları da hiçe saymamam gerektiğini düşünüyorum. 22 yıl sonra filmi görmeyi başarabilmiş olan ben, özel bir anlam içerdiğini düşünüyorum bu filmin sinema tarihi açısından. Öncelikle sinema sanatına karşı bir saygı duruş niteliğinde. İçinde birçok anlama yer verse de sinema tutkunlarını bambaşka noktalardan alıp götürebilecek bir güce sahip. Filmdeki Toto tasviri pek çok kişinin içinde yaşattığı ama farkına da varamadığı ya da bir yerlerde unuttuğu Toto tasviri aslında. Hal böyleyken içindeki çocuğa, hayallere ulaşabilmeye dair akdeniz üslubuyla –ki bize çok yakındır- sıcacık bir film çıkmış ortaya. Cinema Paradiso aynı zamanda bir değişim öyküsü. 1954 yılında başlayan öyküde Paradiso yaşlısı genci. İdealist olsun olmasın, düşünen ya da düşünmeyen her insana kapılarını açar. Ve insanlar yıllar yılı değişir. Televizyon, akabinde de video girer hayatlara. Cinema Paradiso kapılarına zincir vurmaya mahkum olur. Arda kalanlar da bir damla gözyaşı döker sadece.



Tornatore, Malena’ da sosyal yönleri zayıf, yeni algılara tamamen kapalı bir topluma bir çocuğun gözünden bakmış aslında Cinema Paradisodan bu yana da özünde hiçbir şeyin değişmediğini anlatmaya çalışmıştı. Ama dili o kadar sıcaktı ki her iki filmde de aşk ve dram oldukça bütünleştirilmiş olarak sunuluyordu. Büyüme çağına dair sancılar ve her insanın hayatında bir Alfredo olmalı gerçeğiyle noktalanıyordu film. Geriye baktığımızda pişman olmamamız için hep yanımızda olur ve bizi bizim hissetmediğimiz bir şekilde beslerler sanki.


Eski sinemaların kokusunu da bolca hissedebiliyorsunuz bu filmde. Emek sinemasının kokusu var her karesinde. Aslında farkına da varıldığı üzere çok fazla ameliyat masasına da yatıramayacağınız bir film bu. O derece samimi ve dürüst bir şekilde anlatmış ki derdini. Sadece izlemek kalıyor. Sadece herkesin kendi hayatındaki mutluluklarına ve mutsuzluklarına dair bir yolculuğa çıkması gerekiyor. O kadar…

Yönetmen: Giuseppe Tornatore
Görüntü Yönetmeni: Blasco Giurato
Senaryo: Giuseppe Tornatore, Vanna Paoli
Müzik: Ennio Morricone
Oyuncular: Jacques Perrin, Marco Leonardi, Salvatore Cascio, Philippe Noiret
Yapım:
1988, Fransa – İtalya, Renkli, 123 dk.

8 Ocak 2010 Cuma

SAATLER ÜZERİNE...
(Buğra Demir için geç kalınmış bir ithaf...)

- Kitabında biri ölmek zorunda mı?
- Kalanların hayata daha çok önem vermesi için biri ölmeli... Zıtlık yaratmak için....
- Hayattan kaçarak huzur bulamazsın....



Aslında rahatsız edici bir film var önümüzde. Bana kalırsa ürkütücü diye bile tanımlayabilirim. Üzerinde ince bir işçilikle çalışılmış kurgusu hemen açılış sahnesinde kendini belli ediyor. Mrs. Dalloway'in kocaman dünyası öylesine küçülüyor küçülüyor ki, bir kafesin içine koysanız o dünyayı hala boş bir alan kalıyor. Kabullenebilmek, ardından harekete geçebilmek ve engellerle mücade edebilmek üzerine çeşitli çıkış noktaları var Saatler'in. Ama hepsinin anlatıldığı üç farklı zaman dilimi aslında tek bir paydada da buluşabilmeyi başarabiliyor:

Sonuçsuzlukda yani.


Ne yaparsan yap sandığın kadar özgür değilsindir. Hatta sandığının yanından bile geçemiyorsundur aslında. Virginia Wolf parmaklıklar ardında tırnaklarıyla kazıyarak özgürlüğünün peşindeyken, 1950 lerde Laura Brown biraz daha hakimiyeti eline alabilmiş gibi görünür. 2000 li yıllara geldiğimizde ise Clarissa Vaughan çevresinde olup biten her şeyin yöneticisidir. Ama tabi tüm bunlar dışardan gözlemlendiklerinde sanılan durum şemasından öteye gidemez. Sondan başa doğru yazdıklarımızı tersine çevirmeye çalışalım bakalım: 2000 li yıllarda Clarissa Vaughan karakteri sınırsız özgürlüğe sahip, cinsel tercihleri konusunda kimseye hesap vermek zorunda olmayan, istemediği şeyleri gizlemek zorunluluğu bulunmayan bir kadındır. Ancak bazen özgür olmanın da işe yaramayacağını gösterir bize. Zamanında bir erkekle de beraber olmuştur sonrasında da bir kadınla. Sınırlar zorlanmış fakat sonucunda yaşadığı hayatın marjinalliğinin onun önünde diz çökmesi kaçınılmaz olmuştur. Clarissa'nın sorunu toplumsal boyuttan öte kendisiyle ilgilidir. Aslında filmdeki diğer karakterlere de baktığımızda hepsinin yaşadıkları travmatik durumların kaynağının öncelikle kendi özlerinde başladığını görebiliriz. 1950 lerde Laura Brown'a değinecek olursak aslında en büyük çıkmazı yaşayan karakterden bahsettiğimizi itiraf edebilirim. Laura, gidebilmek ve kalmak arasında çelişki içerisindedir. İki tercih konusunda da eşit oranda bir özgürlüğü bulunmaktadır. Ama işte zor olan da budur. İkilemde kalmanın en somut gösterimi 1950 yılında yaşayan evli ve çocuğu olan Laura Brown'ın otel odasında yaşadığı yeniden doğuşla şekillenir. Bu sahne bir nevi uyanıştır aslında karakter analizi yaptığımız zaman. Sudan gelen ölüm ve yine sudan gelen hayat zıtlığı. Ama zıtlığın aslında birbirinin içine geçmiş ve kimi zaman da ayırt edilemeyecek kadar karmaşık iki kavram oluşu. Laura'nın gözleri açılır ve hayatı tercih eder, ne pahasına olursa olsun... Virginia Wolf, filmin kurgusal boyutunun çıkış noktasıdır aslında. Her şey onun kaleminden şekillenir. Mrs. Dalloway'in kaderi de onun elindedir. Arasında zamanlar olduğunu düşündüğü eşi aynı zamanda hayatta en değer verdiği insandır. Ama nasıl ki Clarissa'ya özgürlük yetmiyorsa Virginia Wolf'e de sadakat az geliyordur. Bazı şeyler için iyi olmak yetmiyormuş derler ya hani işte insan doğasının kendi içindeki dengesi, uyumsuzluğu, şefkatsizliği, aşka susamışlığı ve tüm kişiye özel duygusal derinlikleriyle filmin özünde yatan "cevapsızlığı" keşfetmek de parçaları yerli yerine oturtunca pek de zor olmuyor.


Buraya kadar Saatler'in genel kimyasını özümsemiş bulunuyoruz. Kurgu karmaşık... Aynı mekanda oluşturulması gereken aksiyon dengesi farklı zaman dilimlerinde farklı karakterlerin hareketlerine şekil veriyor. İşte bu noktada da oyunculuk penceresinden illa ki daha bir dikkatli bakmak gerekiyor. Baktığımız zaman da Meryl Streep, Nicole Kidman ve Julienne Moore dan oluşan muhteşem üçlüyle karşılaşıyoruz. Yönetmenin işini kolaylaştırabilecek titizlikle çalışılmış oyunculuklar. Hele ki ne olursa olsun hayatta kendi sesimizi dinlediğimiz için pişman olmamamız gerektiğini gördüğümüz Julienne Moore performansı tüm bilinen sahte gerçekliklere karşı da bir saygı duruştur aslında. Perdeye yansıyan oyunculuk genel anlamda izleyenin yaşamını sorgulatabilen bir izdüşüme dönüşmüştür. İyidir diyor ve fazlaca ballandırmadan önünde eğiliyoruz.

Saatleri izleyin... Uzun bir yolculuk gibi... Issız bir yolda konaklamış gibi...

Yönetmen: Stephen Daldry
Görüntü Yönetmeni: Seamus McGarvey
Müzik: Philip Glass
Oyuncular: Nicole Kidman, Julianne Moore, Meryl Streep, Stephen Dilane, Miranda Richardson
Yapım: 2002, ABD, Renkli

3 Kasım 2009 Salı

15. GeZiCi FiLm FeStİvAlİ

Festivaller aslında şehirlerin yaşadığına, kanlı canlı karşımızda durduğuna, nefes aldığına işaret ederler. Şu ana kadar ziyaret edebilme şansına ulaştığım İstanbul Film Festivali bunun en somut örneğidir. Az kalsın filmleri izlemeye kıyamadığım anlar bile oldu. Ama bir festival var ki dokunmaya bile korkarsınız incinecek kırılacak diye. Gezici Film Festivali nam-ı diğer Festival on Wheels ten bahsediyorum. Soğuk Ankara kışlarına sakin sakin hazırlık yaparken bana sıcacık bir karşılama yapan bir festivaldir bu. Kahve tadında da diyebiliriz. Jens Lien'in kusursuz kara mizah şaheseri "Sorun Yaratan Adam" la tanışmama vesile olmuş, Pernille Fischer Christensen ile cinsiyet kimliksizliğine inceden bir bakış attırmış, Haneke ile sığ sularda boğulmama neden olmuş, Goddard'ın burjuvazi eleştirisi yaşasın anarşi dedirten "Haftasonu" filmi ile yakın temas kurdurmuş ve Almodovar'ın kriz geçiren kadınlarının içinde sıkışarak 80 lere farklı bir bakış attırmış bir festivaldir bu. Gerçeküstücü kısa filmlere, avrupa panoraması başlıklı kısalara ve çocuklar için özel seçkilere kapılarını açmıştır. Üstelik ücretsiz kısa film gösterimleri sunarak kısa film mantığının daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlamıştır. Gezici festival tamamen amatör bir ruha sahiptir. Üniversitede tiyatroyla uğraşırken amatör bir ruhla profesyonel işler çıkarmaya çalışırdık. Bu festivalin de şehir şehir dolaşarak ulaşmaya insanların pek de itibar etmediği yerleri ziyaret etmesi, sinemanın ne demek olduğunu pek de bilmeyen insanlarla buluşmaya çalışması aslında ticari kaygılardan uzaklaşmış amatör bir ruhun savaşı. Savaş diyorum çünkü tam da bu yıl aslında ayakta durmak için her şeye rağmen direndiğini bize gösteriyor. Kars yerel yönetimlerindeki değişimlere paralel Gezici Festival bu yıl Kars'a uğrayamaz oldu. Daha doğrusu uğramaktan öte Kars, bu festivalin ev sahibiydi. Çeşitli seminerler, workshoplar , sinema konuşalım etkinlikleri ve galalara tanıklık etmişti. Bu uzak yolculuğa 15. yıl itibariyle veda etmek üzücü. İşin sanata vurulmuş okkalı bir balta olduğunu söylemek de yetmiyor sonuçta. Tekerlekleri üzerinde gezen festivalimiz kendine ev sahipliği yapacak sıcak bir yuva arayışına girdi. Yıllar önce bana kapılarını açan aile şimdi ıssız kalmaya başlamıştı. Şehirde bir film festivali düzenlemek bir çok şehir için fazla ütopik gelse de bir şehir bu festivale kapılarını açtı. Eveeet bundan sonra yeni mekanımız "Artvin". Hepimize hayırlı uğurlu olsun temennileri eşliğinde festival ruhunun 4 - 10 Aralık'ta Ankara Batı Sinemasında, 11 - 17 Aralıkta Artvin'de ve 18 - 20 Aralık'ta da sınır ötesi Üsküp'te yaşatılacağını hatırlatırım. Batı Sineması bir hayli anı yüklüdür benim için. Perdeleri kapalıydı ancak bu yıl Gezici Festivalle birlikte kapılarını tekrar açıyor. İstanbul'da da Yeni Rüya sineması için çok sevinmiştim. Üç Film Birden hikayesi kapanıp yerine festivallere ev sahipliği yapan bir sinemaya dönüştürülmüştü bu sinema da. Şimdi Batı Sineması da Üç Film birden e mi dönüştürülecek endişeme tam da zamanında, güzel bir darbe indirilerek sanatsal paylaşıma açık hale getirildi. Batı Sineması'nın önünde Titanic için kışın soğukta saatlerce kuyruk beklediğim günü hala unutamam. Eski, anı kokan bir sinemayı daha kaybetmemenin sevincini de buradan paylaşmak istedim.



Gelelim festivalin bu seneki bölümlerine. Festival bu sene "KARŞI" sloganıyla karşılıyor bizi. Karşı olunacak temalar da hazır: Kapitalizm, Savaş, Burjuvazi, Eğitim, Milliyetçilik, Militarizm ve Cinsiyetçilik. Karşı bölümüne ek olarak da bir panel düzenlenecek. "30 Yıl Önce, 30 Yıl Sonra Almanya", "Kısaca Brezilya" ve "Türkiye Sineması 2009" şu an için belli olan diğer seçkiler. Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da takip edemeyeceğim ben. İlk göz ağrım diyebilirim bu organizasyon için. Ruhu olan genç bir proje. Takip etmenizi, çevrenizdekilere tavsiye etmenizi, izlediğiniz filmleri bi kenara not etmenizi şiddetle öneririm. Ha unutmadan bir de bu yıl Reha Erdem kitabı çıkıyor Fırat Yücel tarafından hazırlanacak olan. "Kosmos" öncesi Reha Erdem'i de derinlemesine incelemek isteyenler için başucu kitaplarından biri olacaktır kuşkusuz.

1 Kasım 2009 Pazar

KARANLIKTAKİLER

Aslında Issız Adam’ın kimilerine sıcacık gelen kimilerine ise buz gibi bir anlatımsızlık çemberi içinde olan halveti ruhiyesinden henüz kurtulamamışken “Karanlıktakiler” çıkageldi karşımıza. Vicdan azaplarının, Yalnız insanın, idealleri uğruna değerlerinin varlığını unutan insanların kaybolup gitmiş öykülerini anlatmayı yer yer başarılı bir şekilde oturtmuş Çağan Irmak bu sefer de öyle çok fazla çizgisinin sınırlarını zorlamadan psikolojik temelli bir işe girişmiş. Tabii bilindik unsurlarını da kullanmayı göz ardı etmeden. Hatta bu, öyle bir göz ardı etmeme ki filmin neresinde flashbacklerle karşılaşacağınızı artık sıkı bir Çağan Irmak takipçisiyseniz fark edebiliyorsunuz.



Gülseren ve Egemen birbirlerine bağlı olmak zorunda olan ve hayatlarını anı yaşamaya koşullanmış karakterler ama bu anı yaşama felsefesi de aslında bilinçli bir seyirde ilerlemiyor. Unutulan yaşama bağlılık, insanlara ve hatta kendine olan güven eksikliği, yaşamın eksilttiği bu insanları ertesi güne kadar zamanı geçirmeye odaklıyor. Filmin ilk yarısına kadar anne ve oğulun ruh halleri de birbirlerinin hayatlarını zorunlu eksilttikleri gerçeğinden uzak bir tonajda ilerliyor. İzleyene birbirlerinin hayatlarına ne derece etki ettiklerini anlatmaktan uzak evdeki Gülseren’i ve nefes almak için işyerine giden Egemen’i izliyoruz. Film, psikolojik temelini de yine 1980 Türkiye’sinde yaşanan bir olayın sarsıcı bunalımından alıyor. Ancak siyasi kökenli değil. Politik kargaşa etrafında kendi halinde yaşayan Gülseren’in ve olaylara verdiği tutucu tepkiyle ailesinin travması diyelim. Ama tüm bunlar (flashbackler dahil) Çağan Irmak’ın artık yeni kurgusal açılımlara ihtiyacı olduğunun da bir göstergesi. Adım adım hissettiriyor kendini tekrarlama döngüsü. Ancak ve ancak sonuçta yine insani ve gelenekselci duygusal yaklaşımımızı okşayan bir film duruyor karşımızda. Anne – Oğul ilişkisini anlatmakta başarılı bir performans var ki hakkını esirgememek gerek. Ama biz bunu zaten Babam ve Oğlum’da, Issız Adam’da da görmedik mi. Ha bu demek değil ki yeniden görmenin sakıncası var. Tabiî ki yok amma velakin işin içsel kurgusu (ki bunu teknik bazda algılamak gerek) orijinal söylemlerden gayet uzakta.



Oyunculuk gerçekten olağanüstü. Meral Çetinkaya’yı beyazperdede bir Yıldız Kenter edasıyla görmek farklı bir deneyim oldu. Yalnız tekrar amma velakin deme zorunluluğumu devreye sokan bir rahatsızlıkla da karşı karşıya kalmıyor değilim. Aşırı derecede grotesk bir karakter var karşımızda ve Çağan Irmak bana özellikle ev içerisindeki sahnelerde bir tiyatro oyunu izliyormuşum hissi uyandırdı. Sinema oyunculuğunun tiyatrodan ayrıştırılması gerektiği noktalar olduğuna inanırım ama aslında çok çok ince nüanslar da olabiliyor kimi zaman bu ayrımı ortaya koyabilmekte. Filmde ise fazla zorlandığımı söyleyemeyeceğim. Ağdalı bir oyunculuk desem Atıf Yılmaz’ın Arabesk filminde Müjde Ar’ın oyunculuğunu görmezden gelmiş olurum. Ağdalı desek Müjde Ar bize ne olduğunu gösterdi farklı bir tür içerisinde. İyiden iyiye muhteşem bir teatral performans izliyoruz biz Karanlıktakiler’de. Ama işte bu muhteşemlik bir noktadan sonra gözümüzü yormaya başlıyor ve yerini Erdem Akakçe ve Derya Alabora’nın dingin oyunculuklarına bırakıyor.



Final sahnesi itibariyle en akılda kalıcı Çağan Irmak performansı diyerek sözlerimi burada bitiriyor ama bu demek değil ki en iyi ilk üç filminden biri demeyi de ihmal etmeden izleyene gerekli mesajı uçuruyorum.

Yönetmen - Senaryo: Çağan Irmak
Görüntü Yönetmeni: Gökhan Tiryaki
Oyuncular: Meral Çetinkaya, Erdem Akakçe, Derya Alabora, Rıza Akın Yapım: 2009, Türkiye

21 Eylül 2009 Pazartesi

Biliyorum özlettim kendimi ama az kaldı. Bu arada 17 - 25 Ekim arası 8. Filmekimi başlıyor. http://www.iksv.org/ adresinden programı takip edebilirsiniz. Yakında buluşmak üzere....





8 Nisan 2009 Çarşamba

FESTİVAL GÜNLÜĞÜ 1
Hoşgeldiniz: Karşı Kıyıya Geçmek Üzerine...

Festival geldi. Biz de içeriye buyur ettik tabiî ki. Torbasından neler çıkacak diye beklerken festivalin ruhuna yakışır ve ismiyle de dahil edildiği temaya uygun bir film bizi selamladı: Welcome. 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali Philippe Lioret’in Fırat ve Derya Ayverdi kardeşlerin de oyunculuklarıyla süslendiği Hoş geldiniz filmiyle açılışını yaptı.


Karşı kıyıya ulaşamamak üzerine somut ve soyut imgelemelerin harmanlandığı, politik söyleminin de eksik edilmediği bir dışavurum öyküsü. Filmde Bilal’in yaşadığı engeller aslında somut olarak görebildiklerimizin yansımasıyken, Simon’un tarafından bakıldığı zaman da benzer acılar ve çaresizliklerden ibaret bir yaşam sürdüğümüzü görebiliyoruz. Sadece hepimizin sınırı vardır gerçeğiyle örtüşen ve ardından bu sınırları ne kadar zorladığımız noktasında farklılaşan hayatlara dair ayakları yere sağlam basan bir güzelleme diye de nitelendirebiliriz. Emek sineması gerçekten sessizliğinde bile büyük bir yok olma ve ardından da dirilişi duvarlarında, sahnesinde, perdesinde, fuayesinde barındıran bir festival mucizesiyken tüm bu duyguların yerli yerinde anlatıldığı Hoşgeldiniz ile tarifi zor bir katarsis mevcudiyetini de kaçınılmaz kılıyor. Yaşayan, nefes alan, zaman zaman çığlık attığını hissetiğiniz mekanlar varsa eğer benim için de Emek Sineması bu durumun en somut örneği olacaktır. Sığınma ve göçmenlik olgusunun Fransız Hükümeti’nin çeşitli dayatmaları altında daha da çekilmez bir noktaya ulaşmasıyla sanki tarihi sinemamızın duvarları kabardı, kabardı, ıslandı... İlk defa bu sinemada mükemmel bir ses sistemi olmamasına sevindiğimi söyleyebilirim. Tekrar filmimize ani bir dalış yapacak olursak farklı hayatlar ama benzer yorgunluklar tamamen aynı olmayan ama birbirine paralel duran duygularla tasvir edilmiş. Zaman zaman birbirini bütünlüyor bu hayatlar. Simon’un ilk başlarda boşanmak üzere olduğu eşini etkilemek için Bilal’e yardım etmeye çalışması, sonrasında vicdani hesaplaşmalarla karışık gibi gözüken bir kompozisyona dönüşüyor. Ama vicdani sorgulamada dahi kişisel bir çıkar söz konusu olabilir. Aslında Simon kendisi için hiçbir şey yapamadığı için Bilal’in hayatını onarmaya çalışıyor. Kendisinin karısına ulaşabilmek için geçemediği kaldırımın taşlarını tamamen söküp Bilal’in önüne dizmeye başlıyor. Böylelikle de Bilal’in hayatının sürüklendiği kaçınılmaz anlamsızlık gitgide büyüyor.


Filmi sanki Fransa’da yaşayan bir Türk yönetmenden izliyormuş hissine kapılıyorsunuz. Tıpkı bir Fatih Akın filmi izlermiş gibi. En az onun anlattığı kadar sert söylemleri de var üstelik. Aradaki fark Philipe Lioret’in hikayesinin Fatih Akın sinemasına nazaran daha dingin bir şekilde finale yaklaşıyor olmasında saklı. Ama insani boyutunda çok büyük benzerlikler var. Yönetmen Simon’un hayatının paralelinde bize Bilal’in hayatının fotoğrafını gösteriyor. Hassas izleyicilere gözyaşlarını tutabilecekleri sözünü veremeyeceğim. Zira filmi izlerken yanımdaki iki bayanın burunlarını çektiklerine şahit olmamın akabinde ben de kendimi onlara eşlik ediyor olarak buldum. Müzikler de ne çok fazla çarpıcı ne de hikayenin altında ezilir cinsten olmamasıyla güzel bir damak tadı yaratmış.


Film bittikten sonra üç tane Türk oyuncu huzurlarımıza çıktı. Derya Ayverdi gazetede gördüğü bir ilan sonucunda elemelere katılmış ve daha sonra bu rolü almış. Sonrasında kendisine Bilal karakteri için önerebilecekleri biri olup olmadığı sorulduğunda da kardeşi aklına gelmiş ve denemeler sonucunda Fırat Ayverdi de Bilal rolünü sırtlanmış. Bu hikayeyi Derya Hanım’ın ağzından dinlemek de ayrıca keyifliydi. Hoşgeldiniz filmiyle Türkiye’ye geldikleri için ayrı bir hoşgeldiniz gönderelim onlara da.

Festival devam ediyor ve biz de yolculuğumuza kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Görkem (08/04/2009) Puan 100 Üzerinden 84

Yönetmen: Philippe Lioret
Senaryo: Emmanuel Courcol, Olivier Adam, Philippe Lioret
Görüntü Yönetmeni: Laurent Daillant
Müzik: Armand Amar, Wojciech Kilar, Nicola Piovani
Oyuncular: Vincent Lindon, Fırat Ayverdi, Audrey Dana, Derya Ayverdi, Fırat Çelik
Yapım: 2009, Fransa, Renkli

2 Nisan 2009 Perşembe

1 GÜNDE NELER YAPILMAZ Kİ
Groundhog Day Üzerine...

Phil: You know what today is.
Rita: What?
Phil: Today is…Tomorrow…


                                        

Geçen gün gözlerim kapanmak üzere kanallarda gezinirken bilmem kaçıncı kez izleme şansı elde ettiğim bir film çıktı karşıma. Kimi zaman rahatsız edici ama eğlenceli, basit öyküsünün içine ustaca yerleştirilmiş kıvrak kurgusuyla içinde ekonomik oyunculuğuyla Bill Murray’nin de bulunduğu “Grounhdog Day”. Nam-ı diğer “Bugün Aslında Dündü”. Türkçe çevirisi orjinaline göre bambaşka olan filmlerden yerli yerinde olanına az rastlanır. Bu film işte o az rastalanan cinste olanlardan.

İtici, insanların antipatisini kazanmış olan bir gazeteci ve iki arkadaşı her yıl düzenlenen bir festivali görüntülemek ve üzerine haber mahiyetinde bir şeyler çıkarabilmek amacıyla bir günlüğüne küçük bir kasabayı ziyarete gelirler. Ama Phil Connors’un başına öyle umulmadık bir şey gelir ki sanki cezalandırılırmışçasına aynı günü tekrar tekrar yaşamaya mahkum olur. Bu hareketli senaryonun çıkış noktası da sonu da bilimsel gerçeklikten uzak ve belirsizlik kurgusu içindedir. Zaten hikayenin belli noktalarına derin anlamlar yüklenmeye çalışılmış olsaydı aynı günü yaşamanın tekdüzeleşmiş anlatım biçimiyle cevaplar aranmaya çalışılan bilimkurgu olay örgüsü iç içe geçmiş olacaktı. Bu da bizim neye odaklanmamız gerektiği konusunda yönetmen Harold Ramis’i sıkıntıya sokmuş olacaktı. Keza filmin daha sonradan yapılan yeniden çevrimlerinde böyle bir handikap söz konusu. Harold Ramis bu filmde neyi anlatacağını çok iyi tasarlamış. Ne bir eksik ne bir fazla. Her şeye bir cevap bulmamız konusunda da muhalif bir tavrı olduğunu söyleyebiliriz. Aynı günü defalarca yaşamanın arkasında hayatımızın bizim elimizde olduğu ve değişimin de gözlerimizi açıp etrafa baktığımız müddetçe gerçekleşebileceğini minimal bir üslup yakalayarak anlatmış. Andie Mac Dowell’a ise insan hakları savunucusu, iyimser, pozitif düşünce kaynağı görünümü çok yakışıyor. Phil Connors aslında bu kadının hayatına girebilmek amacıyla kendini keşfetmeye doğru bir yolculuğa çıkıyor. Zamanın sürekli kendini tekrarlamasından da öte filmin bambaşka dertleri olduğunu bu noktada kavrayabiliyoruz. Başkalarını mutlu etmenin yolu kendimizi tanımaktan geçer ve bunu başarabildiğimiz ölçüde yaşadığımız anın da kıymetini bilebiliriz. Aslında bunu anlatan yüzlerce film örnek olarak gösterilebilir. Ama bunu anlatmak için seçtiği çıkış noktası ve üzerine harmanlanan ince kurgusu sayesinde diğerlerinden açık ara farkla ayrılıyor Groundhog Day.


Yarını kurgulamak için bugüne sarılmanın vazgeçilmezliğini fantastik ama bir o kadar da sanki gerçekmiş gibi hissedebileceğiniz bir filmle yaşamak istiyorsanız bu filmi mutlaka izleyin. Filmden sonra kulağınıza defalarca Sonny & Cher ikilisini şöhrete kavuşturan “I Got You Babe” şarkısının çalınacağını da hissedeceksiniz.

Görkem (02/04/2009)

Puan 100 Üzerinden 81

Yönetmen: Harold Ramis
Senaryo: Danny Rubin, Harold Ramis
Görüntü Yönetmeni: John Bailey
Müzik: George Fenton
Oyuncular: Bill Murray, Andie MacDowell, Chris Elliott, Stephen Tobolowsky
Yapım: 1993, ABD, Renkli

10 Mart 2009 Salı

GARİBAN MİLYONER
“Slumdog Millionaire” Üzerine...


Slumdog Millionaire sonunda Türk seyircisinin huzuruna çıktı. Altın heykelciliği bir çok dalda toplamış bu kolaj Danny Boyle filmini görmek için Trainspotting'ten bu yana yönetmenin meraklısı olan birçok kişi sinema salonlarını dolduruyor. Doğal olarak da herkesin beklentisi yüksek. Sanırım en büyük hayal kırıklıkları da işte bu noktadan kaynaklanıyor.
Hindistan tarihine dair İngiliz yönetmenin bakış açısından fonda da bütün dünyanın bildiği ülkemizdeki versiyonu da "Kim 500 Milyar İster" adlı yarışma programı olan deneyselliğe yönelik bir film duruyor karşımızda. Böylesi bir yarışma programını, yönetmenin fon olarak kullanması kolaycılığa kaçma bir çıkmazı da peşinden getirmiş. Bize, hayallerin gerçeğe dönüşümü, böyle bir metafor kullanılmadan anlatılmaya çalışılsaydı bu derece etkili olabilir miydi acaba? Cevabı biraz havada kalan bir soru bu da. Kuşkusuz Danny Boyle'nin "Millions" filminden çok daha ayakları yere basan ama fazla umut dolu bir film Slumdog Millionaire. Trainspotting'le ise kesinlikle karşılaştırılmaması gerektiğini düşündüğüm, böyle bir hata yapılırsa Slumdog Millionaire'in 1-0 yenik başlayacağını belirtmek istediğim bir film. Filmin açılışıyla beraber gösterişli bir müzik eşliğinde Hindistan varoşlarındaki koşuşturmacalar başarılı bir görüntü yönetmenliği eşliğinde yansıtılmış. İşte sıkı bir film karşımızda diyerek koltuğunuza daha bir sağlam yerleşmeye başlıyorsunuz. Ama ilk baştaki bu heyecan da uzun sürmüyor. Geriye dönüşler, tesadüfler, şans ve kader döngüsü kendini tekrar etmeye başlıyor. Bunun üstüne Hintli karakterlerimizin ingilizce konuşmalarını duyduğunuzda keşke Türkçe dublajlı mı izleseydik sorusunu soruyoruz kendimize. Bollywood filmi benzetmeleri de komik duruyor bu film için. Çünkü Danny Boyle Hintli oyuncuları kullanarak Hollywood'a yakın kolaj bir çalışma yapmış. Dil olarak İngilizceyi seçmesinin nedeni de ifade etme noktasındaki zorluklarla karşılaşmamak ve bir çok noktaya müdahaleyi elden bırakmamak için diye düşünülebilir. Ama sonuç itibariyle görüntüdeki tahribatı engelleyecek bir neden de olamaz bu. Hindistan sokaklarında yaşanan sefalet öyküsünden bir umuda yolculuk resmi çizilmeye çalışılıyorsa eğer bir anlatıcı edasıyla yapay dil kullanımından ziyade Hintçe'yi duymak filmi çok daha izlenilir kılacaktı. Ancak Amerikalıların altyazılı film seyretmekten mutlu olmadıklarını da hesaba katarsak Danny Boyle'nin ulaşmaya çalıştığı evrensel kitlenin de şekil itibariyle neye benzediğini görmüş oluruz.

Her anlamda fazla suya sabuna dokunmadan herkesin anlayacağını düşündüğü bir üslupla güzel mekan tasarımları eşliğinde hikaye kurgulanmış. Ancak üslup olarak karşılaştırdığımız zaman Alejandro Gonzalez Inarritu'nun üçlemesinin ilk ayağı olan "Amores Perros (2000)" ta da bu şekilde bir anlatım mevcuttu. Ve iki filmin de amacına ulaşma ve sinemasal yenilikler yaratabilme açısından gözle görülür farklılıkları mevcut. Inarritu, Amores Perros'tan Babel'e kadar geçen sürede gittikçe değeri anlaşılan bir yönetmen oldu. Bunun nedeni ise filmografisine yansıttığı istikrarda da saklı hiç kuşkusuz. Danny Boyle'nin filmiyle yanyana koyulduğu zaman ikisi de iki ülkede yaşanan sefalete bir bakış atmışlar. Ama fark şu ki Inarritu gayet iyi bildiği bir kültürü orjinal lisanıyla farklı hayatların bileşkesinde anlatırken Boyle, uzağında kalmış anlattığı coğrafyanın. Akademinin de zamanında değerini anlayamadığı yönetmenleri zamansız ödüllendirme çabası olduğunu düşünürsek Inarritu'nun da sırası gelmedi mi acaba?

                                             

Sefalet, kader, şans gibi kavramların sürekli kendini tekrar ettiğinden bahsettim filmde. Aynı metodlarla benzer tesadüfleri sürekli görmek Danny Boyle'nin Transpotting'deki klozet sahnesiyle veya Millions'daki anlatımlarıyla örtüşen bir umuda yolculuk hikayesi aslında. Ama orijinallik tadından biraz mahrum bırakılmış bir şekilde. Yine de süslü Amerikan yapımlarından çok daha etkileyici bir havası var Milyoner'in. Didik didik edilmediği takdirde gayet de rahat izlenebilen cinsten. Oscar'ı önemseyecek olup hak edip etmediğini tartışırsak kesinlikle bu yıl Slumdog Millionaire'den çok daha güzel filmler izlediğimi söyleyebilirim. Akademinin cesur davranarak "The Dark Knight" ı sadece yardımcı erkek oyuncu dalında değil de en iyi film ve yönetmen kategorilerinde de aday göstermesini çok isterdim. Ama tabi tüm bu dertler oscarı ciddiye aldığımızda yapılabilecek yorumlardan bazıları.

Görkem (10/03/2009)

Puan 100 Üzerinden 71

Yönetmen: Danny Boyle
Senaryo: Simon Beaufoy, Vikas Svarup (Kitap)
Oyuncular: Dev Patel, Anil Kapoor, Saurabh Shukla, Rajendranath Zutshi

Yapım: 2008, ABD / İngiltere, Renkli

3 Mart 2009 Salı

!f istanbul’da 3 ülke, 3 film

Tarih: 22/02/2009 Seans: 12.30 – Emek Sineması
A Zona (İsyan)


Annemi Ankara’ya yolcu ettikten sonra koşarak metrobüse ilerledim ve 38 dk da Avcılar’dan Mecidiyeköy’e vardım. Sonra da metroyla eşsiz mi eşsiz Beyoğlu’nda aldım soluğu. Çok az zaman kaldığı için elime bir hamburger alıp yiyerek hem de Emek Sineması’na yetişmem gerektiğini hissederek hızlandım. Tarihi Emek sinemasına vardığımda arkadaşımla buluştum, bir adet sigaramı da tüttürdükten sonra salona girdik. Film gayet dingin, insanın içine huzur vereceğini hissettiren görüntüler eşliğinde başladı. Bir sürü yalnız, çaresiz ve şiddetli bir şekilde intihara meyilli insanların hikayesini Portekizli bir yönetmenin gözünden izliyorduk. Neredeyse hiç diyalog olmayan soyut anlatımlara yönelik bir filmdi İsyan. Bulunduğu yere ait olmayan terk edilmiş insanların öyküsü. Ancak deneyselliğin tavan yapması umuduyla sıkıcılık bazında tavan yapmış bir görsellikle karşı karşıya kaldığımı söylemeliyim. Tamamen bir kısa film kurgusu içeren İsyan, gereğinden çok uzun sekanslarıyla Emek sinemasının hem büyüleyici hem de bir o kadar kasvetli havasında yanımdaki arkadaşımın da filmin yarısında tuvalete gitmesiyle garip bir hal aldı. Sonuç itibariyle bir günde üç film kuşağımızın ilk ayağı başarısızlıkla sonuçlanırken yağmurlu bir günde Beyoğlu’nda olmanın sevinciyle salonu terk ettik.


Yönetmen – Senaryo - Kurgu: Sandro Aguilar
Görüntü Yönetmeni: Paulo Ares
Oyuncular: Isabel Abreu, Antonio Pedroso
Yapım: Portekiz, 2008, Renkli


Puan 100 Üzerinden 33
___________________________

Tarih: 22/02/2009 Seans: 15.00 – Emek Sineması
Kærlighed på film (Başka Bir Aşk Hikayesi)

İsyan’dan çıkıp yüreğimize müthiş bir ağırlık çöktükten sonra Roberts Cafe’de mantı yemeye gittik. Ardından da yine aynı mekanda çay eşliğinde kötü bir tiramisu. Fazla zamanımız olmadığı için 15.00 seansına büyük umutlarla biletini aldığım Danimarka yapımı Başka Bir Aşk Hikayesi’ni izlemeye gittik. Danimarka sineması gerek Lars Von Trier’iyle gerek ilk filmiyle beni kendisine hayran bırakan Pernille Fischer Chiristensen’ iyle ve farklı kurgusal yapılara sahip filmleriyle dikkat çeken Chiristoffer Boe’siyle beni kendisine hayran bırakmıştır. Bu film de gerçekten anlattığı sıradışı aşk öyküsü gibi bambaşkaydı. “Hayatlarımızın bir köşesinde hep bir kadın vardır” dan yola çıkarak türlü trajik duruma girmesine sebebiyet veren bir adamın aradığı aşk öyküsü olarak da yorumlanabilir. Attığı adımın kendisini Uzakdoğu mafyasıyla yüzleştireceğini kestirmesine imkan olmayan bir adam ve onun için çılgınca sayılabilecek bir arayış. Yer yer gerilim dozunun da ustalıkla kullanılmasıyla heyecanı hep yukarılarda tutmayı başarıyor Ole Bornedal’in hınzır aşk hikayesi. Hatta anlatılan aşk öyküsünün kapkara bir mizahi anlatımla süslendiğini bile söyleyebiliriz. Öyle ki başroldeki kadın oyuncumuz eski sevgilisini öldürürken bile gülebiliyor, sert görünen tepkilere gülümsemeyle yaklaşabiliyorsunuz.



Nitekim güzel bir film izlemenin ferahlığıyla tarihi Emek Sinema’mızı 10 dakika sonra tekrar ziyaret etmek üzere terk etmeye başlamıştık.

Yönetmen – Senaryo: Ole Bornedal
Görüntü Yönetmeni: Dan Laustsen
Oyuncular: Anders W. Berthelsen, Nikolaj Lie Kaas, Charlotte Fich
Yapım: Danimarka, 2008, Renkli


Puan 100 Üzerinden 73
___________________________

Tarih: 22/02/2009 Seans: 17.00 – Emek Sineması
Baghead (Kese Kağıtlı Katil)


Emek Sineması’nın arka kapısından çıkıp dolanıp tekrar ön kapısından girene kadarki 10 dk içerisinde hava almış olduk. İsmi sizi yanıltmasın sakın. Kese Kağıtlı Katil hikayesi okunduktan sonra sıkı bir teenslasher korku filmi gibi görünse de tamamen durum komedisi üzerine kurulu olan ve filmden ziyade proje niteliği taşıyan bir film. Dört arkadaş ormanın içindeki bir kulübeye ellerine kameralarını alarak film çekmek için proje geliştirmek üzere yola koyulurlar. Ama sürekli birbirlerini korkutarak seyirci olan bizlerin de hepten sinirlerini bozmaya başlarlar. Ama bir yerden sonra kahkahalar atmaktan kendimi alıkoyamadım. Çünkü karakterler o kadar salak görünüyorlardı ki hele sarışın bayanlar tamamen klasik gençlik korku filmlerinden fırlamış ve mutlaka ilk ölmesi gereken tipleri andırıyorlardı. İçlerinde bir de şişman, kızların cinsel anlamda ilgisini çekmeyen ama espritüel olmasıyla dikkat çekici olan bir tip de vardı. Tabii herkesin tahmin ettiği üzere klasik korku filmlerinde bu tip karakterler hemen ölmeliler. Keza bu filmin de en bahtsız kişisi de buydu zaten. Tabiîki ölmedi ama böyle bir filme yakışır bir sonla da bizi güldürmeyi başardı. Garip, absürd, çoğu kişiye göre anlamsız ve yapılma amacı kocaman bir boşluktan ibaret olan Kese kağıtlı Katil yine de samimi görüntüsüyle aklıma kazındı diyebilirim. En azından beni güldürmeyi başardı ve yer yer de bir sonraki sahnede daha ne kadar ileri gidilebilir sorusunu sordurtmayı başarabildi. İlginç bir deneme olabilir ama yönetmenler açısından da devamı getirilmemeli.

Saat 19.30 sularında son filmimiz de bittikten sonra yola koyulduk ve Beyoğlu’nun tramvay kokulu caddesinde gözden kaybolarak sıkıcı hayatlarımıza ilerledik. Bana eşlik eden arkadaşıma da teşekkürlerimi iletmeyi bir borç bildiğimi buradan paylaşabilirim.

Yönetmen – Senaryo – Görüntü Yönetmeni: Mark Duplass, Jay Duplass
Oyuncular: Ross Partridge, Steve Zissis, Greta Gerwig, Elise Muller
Yapım: ABD, 2008, Renkli


Puan 100 Üzerinden 53

24 Şubat 2009 Salı

HER ŞEY OLAĞAN
“Juno” Üzerine...

16 yaşında Juno, Bleeked ile birlikte olur ve hamile kalır. Yaşıtlarından farklı olmasına rağmen yine de duygusal kırılganlıkları vardır. Kürtaj yaptırmaya çalışsa da vazgeçer ve çocuğunu doğurup gerçekten güvenebileceği bir aileye evlatlık vermekte karar kılar. Olay çok klasik gibi görünse de anlatım aşamasına geçtiğimizde kültürel farklılıklardan tutun da kültürlerin kendi içlerinde de farklılaşmasına kadar birçok noktada film bize yeni bir şeyler sunuyor. Juno’nun ailesinin kızlarının hamile olduğunu öğrendikleri zaman ve sonrasındaki tepkileri, karnı burnunda liseye devam eden bir kız, hatta bu şekilde 16 yaşındaki bir kızın araba kullanması gibi bir çok ayrıntı ya da önem arz eden unsurlar oldukça ince bir çizgide kullanım başarısı gerektiriyor. Juno’nun samimiyeti de işte bu noktadan besleniyor. Alışık olunan kalıplara karşı sert bir duruşu varken bu sert tepkiyi de arkasına samimi bir mizah fonu alarak kompozite ediyor. Soluk almaya fırsat vermeyerek güçlü bir iç aksiyona sahip olan filmin seyirci açısından bakıldığında da her karakterin haklılık payının olduğuna dair objektif bir bakış açısı yaratmaya yönelik bir yaklaşımı olduğunu da söyleyebiliriz. Herkesin gerçekten bu dünyaya bir nedenden dolayı geldiği doğru. Ve bu nedenleri de o kişilere göre değerlendirdiğimiz zaman herkesin kendince haklı olduğuna karar vermek de zor değil. Jennifer Garner’in oynadığı Vanessa karakteri başlarda izleyene itici gibi gelse de filmin tersyüz eden mizahi anlatım derinliği sayesinde aslında onun da yaşamak için enerjisini başarılı bir şekilde aktarabileceği kuvvetli bir kaynağı olduğunu görebiliyoruz. Tam tersine başlarda hemen ısınıverdiğimiz Mark karakterinin de kendi mutluluğu adına çoğu kişiye göre bencilce gelen tutumu aslında herkesin geçerli nedenlerinin olduğunu daha net bir şekilde bize gösteriyor. Juno’nun bile farkına varamadığı bencilliğinde saklı haklılık payıyla birlikte sosyolojik ve kişisel bağlamda ele alınabilecek birçok davranış kalıbı da iç içe geçiyor. Yaşanılanlara verilen tepkilerin bulunduğumuz coğrafya bazında yani yerel açıdan değerlendirmesini yaptığımız zaman da, kişiye göre değişen bir yabancılaşma hissiyle karşılaşıyoruz. 16 yaşında yaşanılan hamilelik ve sonrasında ailenin tepkileri filmi algılayış boyutlarında da farklılaşmalara yol açıyor. Ama mizahi samimiyet herkesi ortak bir paydada buluşturmayı başarıyor. Abartısız ama aralıksız mizah, aksiyon dozunun da ustaca kurgulanmasıyla amacına ulaşmış.

Seyri kolay ve aldığı orijinal senaryo oscarını hak eden bir yapım Juno. Ayrıca kulaklarınıza da çok iyi gelecek bir müzik ziyafeti yanında hediye.

Görkem (21/02/2009)

Puan 100 Üzerinden 73

Yönetmen: Jason Reitman
Oyuncular: Ellen Page, Michael Cera, Jennifer Garner, Jason Bateman
Senaryo: Diablo Cody
Görüntü Yönetmeni: Eric Steelberg
Müzik: Matt Messina
Yapım: 2007, BD, Renkli

17 Şubat 2009 Salı

The Curious Case of Benjamin Button

Zaman, varlığına soğukkanlı bir gerçeklik kurgusu karışmış kısır döngü gibidir. Yüzyıllar boyunca insanlık tarihinde yaşanan savaşlara inat varlığıyla hep aynı duygulara gebe kalmıştır zaman karmaşası. Karmaşıklaştığı noktada geriye dönüşün imkansızlığından öte akışını da yavaşlatamadığımız cinsten. Benjamin Button’un hikayesi, içine fantastik bir çıkış noktası yerleştirilmiş ama öyküyü gayet doğalmış gibi izleyebilmemizi sağlayan, dramatik unsurları da esirgenmemiş bir yaşam kesiti. Film, dur diyemediğimiz, geriye saramadığımız ya da ötesini önceden göremediğimiz zamana dair bir çıkışsızlık öyküsü anlatıyor.

Aşkın, içinde kuralcı ve gelenekçi görsel bir uyumu barındırmasından ziyade ruhsal bir duyumsama sürecine işaret ettiğinin evrensel kanıtı. Hal Ashby’nin 1971 yapımı “Harold and Maude” filminde seksen yaşındaki Maude ve 20 yaşındaki Harold’un tüm engellere rağmen yaşadıkları sıradışı aşk hikayesi kimileri tarafından fazlasıyla ütopik bulunmuş olabilir. Yönetmenin ifade etmek istediği duygusal saflığın fiziksel görünümden arınmış bağımsızlığı bu sefer David Fincher’in Benjamin’in geriye saran kurgusunda daha dikkat çekici bir görsellikle anlatılıyor. Benjamin ve Daisy’nin masanın altında buluştukları sahnede görünüme karşı verilen sert tepki, aslında insanın doğasında varolan ve yıkmakta zorlandığı tabularına karşı verilen tepkinin yansıması. Oysa hangi yaşta olursak olalım tümüyle özün biçimden önce geldiğini kavrayamamışızdır. Kabul etmek de çoğu zaman imkansıza yakındır. Zamanın bize oynadığı oyun toplumsal hoşgörüsüzlükle birleşince zor bir hayatın panoramik anlatımı ortaya çıkıyor. Benjamin’in seksen yıllık öyküsü gerçekten tuhaf. Ancak tuhaf olan bu fantastik öykü, yaşadığımız gerçekliğe öylesine yedirilmiş ki gittikçe gençleşen Benjamin’i görmek olağandışı bir durumun varlığını da fark etmemize engel oluyor.


 


Biraz da yönetmene yönelik birkaç söylemde bulunursak eğer David Fincher’in kurgusal performansındaki başarısını hissettiğimiz bir sahnenin mevcut olduğunu çok net bir şekilde görebiliriz. Zamanın kendi içinde öyle bir akışı vardır ki herhangi bir parçanın değişimi bütünsel anlamda bir değişimi de kaçınılmaz kılar. Bu mantıktan hareketle tasarlanmış sahneyi gördüğümüzde nihayet “Fight Club” (1999) filminde bizi kendisine hayran bırakan yönetmene dair bir iz bizi selamlıyor. Ama bu iz birkaç sahne dışında yerini dramatik altyapısındaki yoğunlaşmaya ve görsel ihtişama bırakarak silikleşiyor. Bu noktadan hareketle yönetmenin filmografisiyle karşılaştırdığımızda Benjamin’in olağandışı hikayesinin çok fazla orijinal söylemlerinin olduğunu göremiyoruz. Fazlasıyla Hollywood kokusu almamızın, on üç daldaki Oscar adaylığıyla bağlantılı sonuçları olduğu da açık. Tüm bu kıyaslamaları bir kenara bırakarak izlediğimiz filmin David Fincher’in elinden çıkmadığını düşünerek bir tahlilde bulunursak eğer kuşkusuz kendi içinde tutarlılığı olan ve sinemanın görsel gücünü çok iyi kullanan bir filmle karşı karşıya kaldığımızı söyleyebiliriz. Ama asıl önemsenmesi gereken noktanın da filmin bu kuvvetinden beslenmesinden öte dramatik kurgusuna yoğunlaşılmasının hakkını verip veremediğinde gizli olduğudur şüphesiz. Biz büyürken ya da yaşlanırken çevremizdeki birçok kişinin bizi terk ettiğine tanık oluruz. Benjamin’in içine düştüğü yalnızlık öyküsünün diğer karakterlerle arasında yaşadığı duygusal bağlılıkla ifade edilmeye çalışılması hiç kuşkusuz içsel bir yolculukta anlatımı kaçınılmaz yöntemlerden biri. Çevresindeki insanların ruhsal ve fiziksel yaşı apayrı olan Benjamin’in büyüme sancılarını ifade etmekteki eksikliği, yaşlı adamın kendisine yıldırım çarptığını defalarca anlattığı sahnelerdeki görsel ve düşünsel yabancılaşma hissi üç saate yakın öykünün içinde kaybolan artılar ve eksiler olarak dikkat çekiyor.


Aslında zaman içinde bir yolculuk öyküsüne tanık olduğumuzu da söyleyebiliriz. Yıllar geçtikçe fiziksel geçmişine yolculuk yapan bir adam var karşımızda. Seksen yaşında ana rahmine dönüş yapar Benjamin. İşte bu noktada psikolojik bir gerçeklik ve dönüşümle yüzleşiriz. Zorunlu bir ana rahmine dönüş öyküsü gibi görünse de anlatılan, tamamen çaresiz olduğumuz zamanlarda sığınılan sıcaklık da aslında aynı. Benjamin, fiziksel çaresizliğinde bir dönüşüm kompozisyonu çizerken bizim de en derin suçlarımızı itiraf edebildiğimiz bir sığınaktır ana rahmi. Bu anlatım biçimine David Fincher’dan alışık olmadığımızı yer yer hissediyoruz. Hayatın sonunu betimleyen büyük beyinli ama kısa boylu Benjamin’in öyküsü biraz üstünkörü anlatılmış. Sahneler arasındaki dengenin sağlanmasında yönetmen biraz daha kıvrak davranabilseydi dramatik yapının kuvveti de daha göze çarpıcı olabilirdi. “Forrest Gump(1994”’ın Vietnam Savaşı’na uzanan yaşam mücadelesi ve “The Butterfly Effect(2004)”in zaman kavramının, müdahaleden bağımsız işlerliğini anımsatsa da Benjamin Button, rahatsız edici bir boyuta da taşımıyor bu durumu. Ancak filmin en büyük handikapı dediğim gibi dengeleri tutturamamış olmasında saklı. Anlatılan hayat hikayesinde bazı dönemler fazla uzun, bunun aksine sosyal ayrıntıyı ve Daisy açısından bakıldığında yaşanılan duygusal devinimi yakalayabilmemiz için anlatılması gereken bazı sahnelerin de oldukça kısa sürdüğünü görüyoruz. Ancak film o kadar ağır bir etki yaratıyor ki üzerimizde uzaması gereken ve ayrıntıyı yakalayabilmemize yardımcı olacağını düşündüğüm sahnelerin bile farkına varamaz oluyoruz. Bir nevi film üzerimizde yarattığı ağırlıkla seyirciyi etki altına alma, uyuşturma ve perdeden tamamen koparma arasında gidip geliyor. İşte bu noktada da başarılı görsel sunum bir çok eksikliğin de üzerini kapatıyor.

Görkem (07/02/2009)

Puan: 100 Üzerinden 72

Yönetmen: David Fincher
Senaryo: Eric Roth, Robin Swicord, Francis Scott Key Fitzgerald (Kitap)
Görüntü Yönetmeni: Claudio Miranda
Müzik: Alexandre Desplat
Yapım: 2008, ABD, Renkli