Yönetmen: Ferzan Özpetek
Senaryo: Ivan Cotroneo, Ferzan Özpetek
Oyuncular: Riccardo Scamarcio, Nicole Grimaudo, Alessandro Preziosi, Lunetta Savino
Yapım: 2010, İtalya, 110 dk, Renkli
"Beni duyma olanağı olanlara diyorum ki; umutsuzluğa düşmeyiniz. Üzerinize çöken bela, vahşi bir iştahın ve insanın gelişmesi yönünde kaygılananların duydukları acıların sonucundan başka bir şey değildir. İnsanların kini geçecek, diktatörler yok olup gidecektir ve halktan zorla aldıkları güç yine halkın eline geçecektir. İnsanlar ölmeyi bildikleri sürece özgürlük yok olmaz, olmayacaktır..." (The Great Dictator, Charlie Chaplin, 1940)
Filmi 3 tema üzerinden incelemek mümkün. Bu temaların dinsel ya da mitolojik temellerinden bağımsız bir şekilde ele alınması ise daha tercih edilebilir bir eleştiriye zemin hazırlıyor. Keder, acı ve umutsuzluk.... Süreç, aynen bu şekilde ilerliyor ama biz bu şekilde ilerlediğine episodik anlatımlar sayesinde daha da emin olabiliyoruz. Keder başlıklı bir bölüm açıldığında kedere dair ne olabilecekse zihnimizde hazırlığımızı yapıyoruz ve aynı durum diğer bölümler için de geçerli oluyor. Film üç dilencinin bizden varoluşumuza sahip çıkmasıyla, bize tuttuğu aynayla ilerliyor ve tüm korkularımızla, korkularımızı nasıl alt edeceğimizi sorgulatmakla bizi cezalandırıyor. Filmde kadın karakter ve erkek karakterin isimleri bize hiç söylenmiyor. Duyduğumuz tek isim filmin başında ölen çocuklarının ismi. Yani bizim yarattığımız şeye atfettiğimiz değerin sembolize edilmiş hali. Kendimize ise bir değer biçemediğimiz bu dünyada bencilliklerimiz ve yenik düşmelerimizle anlamsızlaştırdığımız çocuklarımız. Diğer bir okumayla da başkaları tarafından yaratılan bizler ve gittikçe isimsizleşmeye mahkum edilmiş beyinlerimiz. Tek umursadığımız kendi vicdanımızı rahatlatmak ya da usulsüz olarak bi şeylere sahip çıkmak. Film, insanoğlunun hiçleşmeye mahkum edildiğinden tutun, aslında hayvani dürtü diye bir şeyin tüm canlıların varoluşunun temelinde yatan bir gerçek olduğuna kadar birçok yoruma açık. Lars Von Trier'in filmografisinde bambaşka bir yerde diyemeyeceğim çünkü zaten Trier'in filmografisi özellikle teknik anlamda kendini geliştirmeye dönük bir yapıda seyrediyor. Dogville, 5 Engel gibi filmler yapmış, ardından da pek de bir anlam verilemeyen belki de fazla stilize edilmiş Emret Patronum'la bizi selamlayan bir adamın Antichrist'e kadar ulaşan süreçte ne gibi çılgınlıklar yapabileceğini tahmin eder hale geldik. Siyad'ın bu yıl İstanbul Film Festivali için seçmiş olduğu En İyi İlk filmler kuşağında Trier'in "Suç Unsuru" filmi gösterildi ki 35 mm formatında beyaz perdede bu akılalmaz deliliğe şahit olmak kendimi oldukça şanslı hissetmeme yetti de arttı bile. Avrupa'nın hala ortaçağdan kalma skolastik yapısına dem vuruşuyla, hikaye içinde yarattığı hikayelerle, kurgunun izleyeni ters köşeye yatıran sürprizleriyle sıradışı bir yönetmenin ilk göz kırpışına da tanık olmuştuk. Antichrisit'in görsel anlamda çok daha cesur olan anlatımına şaşıramayacağımız kadar orjinal ve kusursuzdu "Suç Unsuru ".

28 yaşına hızla yaklaşmak olduğum şu günlerde Antichrist bana ne kattı peki? Ya da katması gerekiyor muydu? Sanırım ikinci soruya verilecek yanıt sinemasal anlamda herkesin ne tarz bir duruşu olabileceğine de açıklık getirir. Ama ben bu sorulara net bir cevap veremeyeceğim. İzlenilen şey bir şeyleri ifade etme derdini bariz bir şekilde ortaya koyuyorsa bana da bir şey katmasını daha bir fazlaca bekleyebilirim. Ama bunların bir sınırı da yok tabiiki. Antichrist çoğu insanın beynindeki tabulara sert bir eleştiri getiriyor. Olduğu kesin olan ama kabullenilmesi ya da fark edilmesi güç olan noktalara giriyor. Özümüzde varolan bencilliğimizi dışavuruyor. Yer yer simgesel anlatımlarla yer yer de direkt olarak söylüyor derdini. Film ülkemizde "Deccal" ismiyle gösterime girdi. Çok fazlaca bir yorumu öncesinde yapmaktansa şu şekilde bir açıklamaya yeltenmeyi daha uygun buluyorum:
* Deccal, ahir zamanda farklı inançlara göre Mesih'in veya Mehdi'nin ikinci kez yeryüzüne gelmesinden önce insanlığın dini inançlarını kullanıp saptırarak kötülüğe ve sapkınlığa yönelteceğine inanılan düşünce yada varlık. Hadislere göre, Deccal kıyamete yakın bir zamanda Mesih'in dünyaya zuhurundan önce Allah tarafından insanları kötü yola ve imansızlığa çağıran, Âdem ile kıyamet arasındaki vakitte Allah'ın yeryüzüne gönderdiği en büyük fitnedir."
O halde benim anladığım kadarıyla antichrist ya da deccal nasıl telaffuz edersek edelim bahsedilen kötülük insanı şehvetinin kurbanı yapacak bir kötülüktür. İnsanoğlunun da şehvetinin kurbanı olduğunu itiraf edersek herkesin içinde bir deccal var o halde. Trier içi boş olmayan bir söylevin derdinde. O ya da bu şekilde pek kayıtsız kalınamayacak bir filmle yine aklımızı bulandırabilmeyi başarmış.
_________________________________________________
* wikipedia
Yönetmen: Lars Von Trier
Oyuncular: Willem Dafoe, Charlotte Gainsbourg
Görüntü Yönetmeni: Anthony Dod Mantle

An Education bize izlediğimiz filmi hangi perspektiften okumamız konusunda yardımcı olamıyor. Bakış açıları önümüze seriliyor ama bir duruş kazanamıyor ne yazık ki. Ne yazık ki demek zorundayım çünkü "Yeni Başlayanlar İçin İtalyanca" ve "Wilbur Ölmek İstiyor" filmleriyle daha kendi halinde ve söylemek istediklerini abartıdan uzak ve daha mütevazı bir dille aktaran bir yönetmen için kayda değer bir bocalama yaşanmış. Bunu bağlayabileceğim en sağlam nokta da bu hikayeyi anlatırken kendi coğrafyasının uzağına düşmüş olması. An Education bir dönem filmi ancak 1960 larin Londrası'na hapsolunarak anlatılması zorunlu bir öykü de değil. Lone Scherfig Danimarka sınırları içerisinde kendi dilinde, eleştirmek istediği sistemi ya da bağlanılması kaçınılmaz olan kurumsal yapıları içine de bir tutam aşk kırıntıları ekleyerek anlatsaymış hikaye daha da bir karakteristik yapıya bürünebilirmiş. Görsel anlamda ve oyunculuklarda belki bir problem yok ama bir filmin belkemiği olan senaryo sallanmış da sallanmış. Sallanan senaryoyu da çoğu zaman başarıyla kotarılmış sanat yönetmenliği ve fonda bize dinletilen müzikler toparlamaya çalışmış. Filmi izlerken Carrey Mulligan'ı saçlarını topladığında hep birine benzetip durdum zira bir türlü çıkaramadım ama sonradan farkettim ki apaçık ortada olan bir Audrey Hepburn tasviriydi bu. Dönemsel olarak çakışmış mı bilemem - ki buna da gerek yok - hoş bir selam duruş görüntüsünde perdeye yansıdı. Hepburn'ün masumiyeti Mulligan'ın zerafetiyle bütünleşmiş ve 1960 lara yakışan bir tablo oluşturmuş.

Ama hiçbir şey Lone Scherfig'e duyduğum özlemin daha da pekişmesine engel olamadı. Dogma manifestosundan nerelere gelindiğinin güzel bir kanıtı oldu An Education. Belki Lars Von trier de ihanet etti altına imza attığı manifestoya ya da ihanetten öte bir yenilenme süreci geçirdi - ki bence böyle - ama yine de uzak düşmemişti kendine. Hiçbir Trier filmi izledikten sonra özlemimi daha da filizlendirmemişti. Lone Scherfig'i şu günlerde aldığı ödüllerden dolayı tebrik ediyoruz. Ama bir bardak çay içmek isterse de onu balkonumuzda her zaman misafir etmeye hazırız.
İsveç yapımı Gir Kanıma’yı gördüm ikinci gün. Hem de yemeden içmeden sabah 11.00 seansında. Yönetmen koltuğunda Tomas Alfredson var. Son zamanlarda gördüğümüz Twilight fırtınasından sonra vampir temalı filmlere kesinlikle alternatif oluşturarak farklı bir noktada incelenmesi gerektiğini bize kanıtlayan bir film. Aşk deseniz en yalın haliyle mevcut, açlık temasına ilişkin hırçınlaşmaya dair, 12 yaşındaki bir çocuğun yabancı düştüğü çevreye dair minimal bir üslup geliştirmiş yönetmen. Ne de olsa bir İsveç filmi izliyoruz ve karakterlerin hareketlerinden tutun yaşanılan iklime, kullanılan İkea motifli ürünlere kadar her şey bu görüntüyü tamamlıyor. Güçlü olabilmek üzerine aynı zamanda Gir Kanıma. Eli’nin Oskar karşısında iradesine hakim oluşu ve Oskar’ın okuldaki diğer çocuklara boyun eğmeyişi günümüz tüketim toplumunda algılarımızı harekete geçirme noktasında sert bir anlam kazanmış. Fedakarlık döngüsünde de Eli’nin babasının kendisini teslim edişine tanıklık ediyoruz. Tüm bunlar aslında normal olan bizlerin yaşadığı gidip gelmelerden ibaret. Vampir olgusunun tamamen simgesel bir anlatım biçimi olduğunu ve bu biçim itibariyle de yapılmış tüm klasik vampir kurgularından farklılaştığını söyleyebiliriz. Kabul etmemiz gerekir ki korku temalı bir çok filme ait motifler başarılı bir şekilde farklı filmlerde ya da farklı açılımlar yaratabilmek amacıyla kullanılabilir. Hideo Nakata’ın mucizesi Halka serileri ve Karanlık Sular bu duruma örnek olarak verilebilir. Alfredson’u bu noktada kutlamak ve işinin hakkını verdiğini kabul etmek gerek. Tabiiki vizyon filmleri içindeki hengameden bizi kurtardığı için festival ekibini de. Gerçi yorucu bir tempoyla filmler izleniyor ama her şeye rağmen değiyor. Bir filmden diğerine geçerken aynı kişileri görebilmek, sinema yazarlarına rastlayıp ayak üstü üç beş laf edebilmek sinemayla ilgilenen insanlar için gerçekten önem arz ediyor. Sinefili hastalığını taşıdığını insan festival zamanları daha iyi kavrayabiliyor doğrusu.
Kıssadan hisse meşakkatli bir iş festival yolcusu olmak…

Filmi izlemeye başladıktan kısa bir süre sonra belgesel izlediğinize neredeyse emin oluyorsunuz ama tam da o sırada belgeseldeki sunucu, kameraman birden olayın içine dahil oluveriyor ve kameraman olarak tanımladığımız şahıs birden ortadan kayboluyor. Filmin başlarında tamamiyle gerçek olduğuna emin olmamızı sağlayan görsel kurgulama tekniği zamanla gerçek ve kurmaca arasında sıkışmamıza ama yine de gerçek dışı gibi görünecek tarafa doğru kaymamıza neden oluyor. Peter Jackson filme ne derece ışık kaynağı oluşturmuş tam olarak bilemiyorum ama ortaya şimdiye kadar gördüğümüz en orjinal bilimkurgu hikayesi çıkmış. Merak uyandıracak gelişmeler de sinemada görmeye aşina olduğumuz ve alışkanlığa dönüştürülmüş vazgeçilmez kurgulardan ustaca ayıklanmış, önümüze tapteze yeni bir lezzet çıkmış. Ama aslında yıllardır yediğimiz ama yediğimizi pek de fark edemediğimiz bir lezzet desek daha doğru olur. Bu sonuca varmamızı sağlayan başlıca neden de daha önce de bahsettiğim üzere ötekileştirme kavramı. Azınlıkta kalanı yadırgama, dışlama, bir denek malzemesiymiş gibi masaya yatırıp organlarını deşme, sonrasında da hiçbir şey olmamışçasına başa dönme. Bir savaş filmiydi yani District 9. İnsanlık tarihinde yaşanan savaşları, haksız mücadeleleri göz önünde bulundurursak hiçbir farkı olmadığını da görürüz. Tecrit edilmeye çalışılan uzaylılar F tipi yaşama alanı olan 10. Bölge'ye yerleştirilmek isteniyor. Cinsellik teması da insanoğlunun arkasına sığındığı en ucuz kavram oluyor ve kendini yine o basit sözcük olan "fuhuş" la tanımlıyor. Buram buram kokan bir ırkçılık eleştirisi de göze çarpanlardan. Filmin bilimkurgu motifi yoğunlukla teknik anlamdaki anlatım biçimi ve kurgulanışında gizli. Onun ötesinde sosyolojik çözümlemeler sunan, en ilkel hareket biçemlerini direkt olarak ama gözümüzün içine de sokmadan sorgulayan, farklı olanın yok edilmeye çalışılmasını anlatan ve tüm bunları gerçekleştirirken insanoğlunun verdiği reaksiyonları bir ayna yardımıyla önümüze getiren bir yapım duruyor karşımızda.
District 9 en iyi film dahil toplam 4 dalda oscara aday. Alamaması muhtemel gözükse de akademi jürisi tarafından es geçilmemesi sevindirici. Filmi izledikten sonra da oscarı alıp almaması gerektiği de önemsizleşiyor zaten.

Bir uzaylı filmi izleyerek nerden nereye geldiğimizi sorgulatan "District 9" iyi bir film olduğunu, ayaklarının yere sağlam bastığını hissettirerek gösteriyor. Avatar nasıl ki 3 Boyutlu teknolojisini hayranlıkla izlememi sağlayabildiyse "District 9" da kendimi bildim bileli izlediğim uzaylılardan yola çıkarak insana dair birçok parçayı görmemi sağladı. Kalbinin toprağı sert olan insan yine oraya bir şeyler ekmeye çalıştı ama bir türlü filiz veremedi diyerek sonlandırıyorum yazımı ve izleyip ayrıcalıklı bir bakışa sahip olabilmenizi temenni ediyorum.
Yönetmen: Neill Blomkamp
Görüntü Yönetmeni: Trent Opaloch
Müzik: ClintonShorter
Oyuncular: Sharlto Copley, Jason Cope, Nathalie Boltt
Yapım: 2009, Yeni Zelanda, 112 dk, Renkli




Aslında rahatsız edici bir film var önümüzde. Bana kalırsa ürkütücü diye bile tanımlayabilirim. Üzerinde ince bir işçilikle çalışılmış kurgusu hemen açılış sahnesinde kendini belli ediyor. Mrs. Dalloway'in kocaman dünyası öylesine küçülüyor küçülüyor ki, bir kafesin içine koysanız o dünyayı hala boş bir alan kalıyor. Kabullenebilmek, ardından harekete geçebilmek ve engellerle mücade edebilmek üzerine çeşitli çıkış noktaları var Saatler'in. Ama hepsinin anlatıldığı üç farklı zaman dilimi aslında tek bir paydada da buluşabilmeyi başarabiliyor:
Sonuçsuzlukda yani.
Ne yaparsan yap sandığın kadar özgür değilsindir. Hatta sandığının yanından bile geçemiyorsundur aslında. Virginia Wolf parmaklıklar ardında tırnaklarıyla kazıyarak özgürlüğünün peşindeyken, 1950 lerde Laura Brown biraz daha hakimiyeti eline alabilmiş gibi görünür. 2000 li yıllara geldiğimizde ise Clarissa Vaughan çevresinde olup biten her şeyin yöneticisidir. Ama tabi tüm bunlar dışardan gözlemlendiklerinde sanılan durum şemasından öteye gidemez. Sondan başa doğru yazdıklarımızı tersine çevirmeye çalışalım bakalım: 2000 li yıllarda Clarissa Vaughan karakteri sınırsız özgürlüğe sahip, cinsel tercihleri konusunda kimseye hesap vermek zorunda olmayan, istemediği şeyleri gizlemek zorunluluğu bulunmayan bir kadındır. Ancak bazen özgür olmanın da işe yaramayacağını gösterir bize. Zamanında bir erkekle de beraber olmuştur sonrasında da bir kadınla. Sınırlar zorlanmış fakat sonucunda yaşadığı hayatın marjinalliğinin onun önünde diz çökmesi kaçınılmaz olmuştur. Clarissa'nın sorunu toplumsal boyuttan öte kendisiyle ilgilidir. Aslında filmdeki diğer karakterlere de baktığımızda hepsinin yaşadıkları travmatik durumların kaynağının öncelikle kendi özlerinde başladığını görebiliriz. 1950 lerde Laura Brown'a değinecek olursak aslında en büyük çıkmazı yaşayan karakterden bahsettiğimizi itiraf edebilirim. Laura, gidebilmek ve kalmak arasında çelişki içerisindedir. İki tercih konusunda da eşit oranda bir özgürlüğü bulunmaktadır. Ama işte zor olan da budur. İkilemde kalmanın en somut gösterimi 1950 yılında yaşayan evli ve çocuğu olan Laura Brown'ın otel odasında yaşadığı yeniden doğuşla şekillenir. Bu sahne bir nevi uyanıştır aslında karakter analizi yaptığımız zaman. Sudan gelen ölüm ve yine sudan gelen hayat zıtlığı. Ama zıtlığın aslında birbirinin içine geçmiş ve kimi zaman da ayırt edilemeyecek kadar karmaşık iki kavram oluşu. Laura'nın gözleri açılır ve hayatı tercih eder, ne pahasına olursa olsun... Virginia Wolf, filmin kurgusal boyutunun çıkış noktasıdır aslında. Her şey onun kaleminden şekillenir. Mrs. Dalloway'in kaderi de onun elindedir. Arasında zamanlar olduğunu düşündüğü eşi aynı zamanda hayatta en değer verdiği insandır. Ama nasıl ki Clarissa'ya özgürlük yetmiyorsa Virginia Wolf'e de sadakat az geliyordur. Bazı şeyler için iyi olmak yetmiyormuş derler ya hani işte insan doğasının kendi içindeki dengesi, uyumsuzluğu, şefkatsizliği, aşka susamışlığı ve tüm kişiye özel duygusal derinlikleriyle filmin özünde yatan "cevapsızlığı" keşfetmek de parçaları yerli yerine oturtunca pek de zor olmuyor.


Gelelim festivalin bu seneki bölümlerine. Festival bu sene "KARŞI" sloganıyla karşılıyor bizi. Karşı olunacak temalar da hazır: Kapitalizm, Savaş, Burjuvazi, Eğitim, Milliyetçilik, Militarizm ve Cinsiyetçilik. Karşı bölümüne ek olarak da bir panel düzenlenecek. "30 Yıl Önce, 30 Yıl Sonra Almanya", "Kısaca Brezilya" ve "Türkiye Sineması 2009" şu an için belli olan diğer seçkiler. Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da takip edemeyeceğim ben. İlk göz ağrım diyebilirim bu organizasyon için. Ruhu olan genç bir proje. Takip etmenizi, çevrenizdekilere tavsiye etmenizi, izlediğiniz filmleri bi kenara not etmenizi şiddetle öneririm. Ha unutmadan bir de bu yıl Reha Erdem kitabı çıkıyor Fırat Yücel tarafından hazırlanacak olan. "Kosmos" öncesi Reha Erdem'i de derinlemesine incelemek isteyenler için başucu kitaplarından biri olacaktır kuşkusuz.

Gülseren ve Egemen birbirlerine bağlı olmak zorunda olan ve hayatlarını anı yaşamaya koşullanmış karakterler ama bu anı yaşama felsefesi de aslında bilinçli bir seyirde ilerlemiyor. Unutulan yaşama bağlılık, insanlara ve hatta kendine olan güven eksikliği, yaşamın eksilttiği bu insanları ertesi güne kadar zamanı geçirmeye odaklıyor. Filmin ilk yarısına kadar anne ve oğulun ruh halleri de birbirlerinin hayatlarını zorunlu eksilttikleri gerçeğinden uzak bir tonajda ilerliyor. İzleyene birbirlerinin hayatlarına ne derece etki ettiklerini anlatmaktan uzak evdeki Gülseren’i ve nefes almak için işyerine giden Egemen’i izliyoruz. Film, psikolojik temelini de yine 1980 Türkiye’sinde yaşanan bir olayın sarsıcı bunalımından alıyor. Ancak siyasi kökenli değil. Politik kargaşa etrafında kendi halinde yaşayan Gülseren’in ve olaylara verdiği tutucu tepkiyle ailesinin travması diyelim. Ama tüm bunlar (flashbackler dahil) Çağan Irmak’ın artık yeni kurgusal açılımlara ihtiyacı olduğunun da bir göstergesi. Adım adım hissettiriyor kendini tekrarlama döngüsü. Ancak ve ancak sonuçta yine insani ve gelenekselci duygusal yaklaşımımızı okşayan bir film duruyor karşımızda. Anne – Oğul ilişkisini anlatmakta başarılı bir performans var ki hakkını esirgememek gerek. Ama biz bunu zaten Babam ve Oğlum’da, Issız Adam’da da görmedik mi. Ha bu demek değil ki yeniden görmenin sakıncası var. Tabiî ki yok amma velakin işin içsel kurgusu (ki bunu teknik bazda algılamak gerek) orijinal söylemlerden gayet uzakta. 
Oyunculuk gerçekten olağanüstü. Meral Çetinkaya’yı beyazperdede bir Yıldız Kenter edasıyla görmek farklı bir deneyim oldu. Yalnız tekrar amma velakin deme zorunluluğumu devreye sokan bir rahatsızlıkla da karşı karşıya kalmıyor değilim. Aşırı derecede grotesk bir karakter var karşımızda ve Çağan Irmak bana özellikle ev içerisindeki sahnelerde bir tiyatro oyunu izliyormuşum hissi uyandırdı. Sinema oyunculuğunun tiyatrodan ayrıştırılması gerektiği noktalar olduğuna inanırım ama aslında çok çok ince nüanslar da olabiliyor kimi zaman bu ayrımı ortaya koyabilmekte. Filmde ise fazla zorlandığımı söyleyemeyeceğim. Ağdalı bir oyunculuk desem Atıf Yılmaz’ın Arabesk filminde Müjde Ar’ın oyunculuğunu görmezden gelmiş olurum. Ağdalı desek Müjde Ar bize ne olduğunu gösterdi farklı bir tür içerisinde. İyiden iyiye muhteşem bir teatral performans izliyoruz biz Karanlıktakiler’de. Ama işte bu muhteşemlik bir noktadan sonra gözümüzü yormaya başlıyor ve yerini Erdem Akakçe ve Derya Alabora’nın dingin oyunculuklarına bırakıyor. 
Final sahnesi itibariyle en akılda kalıcı Çağan Irmak performansı diyerek sözlerimi burada bitiriyor ama bu demek değil ki en iyi ilk üç filminden biri demeyi de ihmal etmeden izleyene gerekli mesajı uçuruyorum.
Yönetmen - Senaryo: Çağan Irmak
Görüntü Yönetmeni: Gökhan Tiryaki
Oyuncular: Meral Çetinkaya, Erdem Akakçe, Derya Alabora, Rıza Akın Yapım: 2009, Türkiye





biçimiyle cevaplar aranmaya çalışılan bilimkurgu olay örgüsü iç içe geçmiş olacaktı. Bu da bizim neye odaklanmamız gerektiği konusunda yönetmen Harold Ramis’i sıkıntıya sokmuş olacaktı. Keza filmin daha sonradan yapılan yeniden çevrimlerinde böyle bir handikap söz konusu. Harold Ramis bu filmde neyi anlatacağını çok iyi tasarlamış. Ne bir eksik ne bir fazla. Her şeye bir cevap bulmamız konusunda da muhalif bir tavrı olduğunu söyleyebiliriz. Aynı günü defalarca yaşamanın arkasında hayatımızın bizim elimizde olduğu ve değişimin de gözlerimizi açıp etrafa baktığımız müddetçe gerçekleşebileceğini minimal bir üslup yakalayarak anlatmış. Andie Mac Dowell’a ise insan hakları savunucusu, iyimser, pozitif düşünce kaynağı görünümü çok yakışıyor. Phil Connors aslında bu kadının hayatına girebilmek amacıyla kendini keşfetmeye doğru bir yolculuğa çıkıyor. Zamanın sürekli kendini tekrarlamasından da öte filmin bambaşka dertleri olduğunu bu noktada kavrayabiliyoruz. Başkalarını mutlu etmenin yolu kendimizi tanımaktan geçer ve bunu başarabildiğimiz ölçüde yaşadığımız anın da kıymetini bilebiliriz. Aslında bunu anlatan yüzlerce film örnek olarak gösterilebilir. Ama bunu anlatmak için seçtiği çıkış noktası ve üzerine harmanlanan ince kurgusu sayesinde diğerlerinden açık ara farkla ayrılıyor Groundhog Day.
Slumdog Millionaire sonunda Türk seyircisinin huzuruna çıktı. Altın heykelciliği bir çok dalda toplamış bu kolaj Danny Boyle filmini görmek için Trainspotting'ten bu yana yönetmenin meraklısı olan birçok kişi sinema salonlarını dolduruyor. Doğal olarak da herkesin beklentisi yüksek. Sanırım en büyük hayal kırıklıkları da işte bu noktadan kaynaklanıyor.
Her anlamda fazla suya sabuna dokunmadan herkesin anlayacağını düşündüğü bir üslupla güzel mekan tasarımları eşliğinde hikaye kurgulanmış. Ancak üslup olarak karşılaştırdığımız zaman Alejandro Gonzalez Inarritu'nun üçlemesinin ilk ayağı olan "Amores Perros (2000)" ta da bu şekilde bir anlatım mevcuttu. Ve iki filmin de amacına ulaşma ve sinemasal yenilikler yaratabilme açısından gözle görülür farklılıkları mevcut. Inarritu, Amores Perros'tan Babel'e kadar geçen sürede gittikçe değeri anlaşılan bir yönetmen oldu. Bunun nedeni ise filmografisine yansıttığı istikrarda da saklı hiç kuşkusuz. Danny Boyle'nin filmiyle yanyana koyulduğu zaman ikisi de iki ülkede yaşanan sefalete bir bakış atmışlar. Ama fark şu ki Inarritu gayet iyi bildiği bir kültürü orjinal lisanıyla farklı hayatların bileşkesinde anlatırken Boyle, uzağında kalmış anlattığı coğrafyanın. Akademinin de zamanında değerini anlayamadığı yönetmenleri zamansız ödüllendirme çabası olduğunu düşünürsek Inarritu'nun da sırası gelmedi mi acaba?


Yönetmen – Senaryo - Kurgu: Sandro Aguilar
Görüntü Yönetmeni: Paulo Ares
Oyuncular: Isabel Abreu, Antonio Pedroso
Yapım: Portekiz, 2008, Renkli
Puan 100 Üzerinden 33
___________________________
Tarih: 22/02/2009 Seans: 15.00 – Emek Sineması
Kærlighed på film (Başka Bir Aşk Hikayesi)
İsyan’dan çıkıp yüreğimize müthiş bir ağırlık çöktükten sonra Roberts Cafe’de mantı yemeye gittik. Ardından da yine aynı mekanda çay eşliğinde kötü bir tiramisu. Fazla zamanımız olmadığı için 15.00 seansına büyük umutlarla biletini aldığım Danimarka yapımı Başka Bir Aşk Hikayesi’ni izlemeye gittik. Danimarka sineması gerek Lars Von Trier’iyle gerek ilk filmiyle beni kendisine hayran bırakan Pernille Fischer Chiristensen’ iyle ve farklı kurgusal yapılara sahip filmleriyle dikkat çeken Chiristoffer Boe’siyle beni kendisine hayran bırakmıştır. Bu film de gerçekten anlattığı sıradışı aşk öyküsü gibi bambaşkaydı. “Hayatlarımızın bir köşesinde hep bir kadın vardır” dan yola çıkarak türlü trajik duruma girmesine sebebiyet veren bir adamın aradığı aşk öyküsü olarak da yorumlanabilir. Attığı adımın kendisini Uzakdoğu mafyasıyla yüzleştireceğini kestirmesine imkan olmayan bir adam ve onun için çılgınca sayılabilecek bir arayış. Yer yer gerilim dozunun da ustalıkla kullanılmasıyla heyecanı hep yukarılarda tutmayı başarıyor Ole Bornedal’in hınzır aşk hikayesi. Hatta anlatılan aşk öyküsünün kapkara bir mizahi anlatımla süslendiğini bile söyleyebiliriz. Öyle ki başroldeki kadın oyuncumuz eski sevgilisini öldürürken bile gülebiliyor, sert görünen tepkilere gülümsemeyle yaklaşabiliyorsunuz.
Nitekim güzel bir film izlemenin ferahlığıyla tarihi Emek Sinema’mızı 10 dakika sonra tekrar ziyaret etmek üzere terk etmeye başlamıştık.
Yönetmen – Senaryo: Ole Bornedal
Görüntü Yönetmeni: Dan Laustsen
Oyuncular: Anders W. Berthelsen, Nikolaj Lie Kaas, Charlotte Fich
Yapım: Danimarka, 2008, Renkli
Puan 100 Üzerinden 73
___________________________
Tarih: 22/02/2009 Seans: 17.00 – Emek Sineması
Baghead (Kese Kağıtlı Katil)
Emek Sineması’nın arka kapısından çıkıp dolanıp tekrar ön kapısından girene kadarki 10 dk içerisinde hava almış olduk. İsmi sizi yanıltmasın sakın. Kese Kağıtlı Katil hikayesi okunduktan sonra sıkı bir teenslasher korku filmi gibi görünse de tamamen durum komedisi üzerine kurulu olan ve filmden ziyade proje niteliği taşıyan bir film. Dört arkadaş ormanın içindeki bir kulübeye ellerine kameralarını alarak film çekmek için proje geliştirmek üzere yola koyulurlar. Ama sürekli birbirlerini korkutarak seyirci olan bizlerin de hepten sinirlerini bozmaya başlarlar. Ama bir yerden sonra kahkahalar atmaktan kendimi alıkoyamadım. Çünkü karakterler o kadar salak görünüyorlardı ki hele sarışın bayanlar tamamen klasik gençlik korku filmlerinden fırlamış ve mutlaka ilk ölmesi gereken tipleri andırıyorlardı. İçlerinde bir de şişman, kızların cinsel anlamda ilgisini çekmeyen ama espritüel olmasıyla dikkat çekici olan bir tip de vardı. Tabii herkesin tahmin ettiği üzere klasik korku filmlerinde bu tip karakterler hemen ölmeliler. Keza bu filmin de en bahtsız kişisi de buydu zaten. Tabiîki ölmedi ama böyle bir filme yakışır bir sonla da bizi güldürmeyi başardı. Garip, absürd, çoğu kişiye göre anlamsız ve yapılma amacı kocaman bir boşluktan ibaret olan Kese kağıtlı Katil yine de samimi görüntüsüyle aklıma kazındı diyebilirim. En azından beni güldürmeyi başardı ve yer yer de bir sonraki sahnede daha ne kadar ileri gidilebilir sorusunu sordurtmayı başarabildi. İlginç bir deneme olabilir ama yönetmenler açısından da devamı getirilmemeli.

Saat 19.30 sularında son filmimiz de bittikten sonra yola koyulduk ve Beyoğlu’nun tramvay kokulu caddesinde gözden kaybolarak sıkıcı hayatlarımıza ilerledik. Bana eşlik eden arkadaşıma da teşekkürlerimi iletmeyi bir borç bildiğimi buradan paylaşabilirim.
Yönetmen – Senaryo – Görüntü Yönetmeni: Mark Duplass, Jay Duplass
Oyuncular: Ross Partridge, Steve Zissis, Greta Gerwig, Elise Muller
Yapım: ABD, 2008, Renkli
Puan 100 Üzerinden 53
Seyri kolay ve aldığı orijinal senaryo oscarını hak eden bir yapım Juno. Ayrıca kulaklarınıza da çok iyi gelecek bir müzik ziyafeti yanında hediye.
The Curious Case of Benjamin Button