Her şeyine rağmen heyecanlı ve cesur bir yönetmen var karşımızda. Ayrıca İsmail Hacıoğlu olabilecek en iyi performanslarından biriyle karşımızda. Erkan Can ve Uğur Polat'a da diyecek lafımız yok. Üstün oyunculukların yönetmenin de işini kolaylaştırdığını itiraf etmemiz gerekir.Oyuncular bedenlerini ve seslerini enstrüman şeklinde kullanıp, filmde varlığını pek hissetmediğim müzik olgusunun da yerini doldurmuşlar.
"Beni duyma olanağı olanlara diyorum ki; umutsuzluğa düşmeyiniz. Üzerinize çöken bela, vahşi bir iştahın ve insanın gelişmesi yönünde kaygılananların duydukları acıların sonucundan başka bir şey değildir. İnsanların kini geçecek, diktatörler yok olup gidecektir ve halktan zorla aldıkları güç yine halkın eline geçecektir. İnsanlar ölmeyi bildikleri sürece özgürlük yok olmaz, olmayacaktır..." (The Great Dictator, Charlie Chaplin, 1940)
4 Ocak 2011 Salı
Bir Erhan Kozan Filmi: Çakal
Her şeyine rağmen heyecanlı ve cesur bir yönetmen var karşımızda. Ayrıca İsmail Hacıoğlu olabilecek en iyi performanslarından biriyle karşımızda. Erkan Can ve Uğur Polat'a da diyecek lafımız yok. Üstün oyunculukların yönetmenin de işini kolaylaştırdığını itiraf etmemiz gerekir.Oyuncular bedenlerini ve seslerini enstrüman şeklinde kullanıp, filmde varlığını pek hissetmediğim müzik olgusunun da yerini doldurmuşlar.
25 Aralık 2010 Cumartesi
2010 bitmek üzere. Giderayak her yerde yılın en'leri listeleri de yapılmaya başlandı. Eeee ben de bu hadiseye kanalize olmaktan kendimi alamıyorum ve alternatif bir liste sunuyorum sizlere.
!f İstanbul 2010 un En İyisi: Samson & Delilah
Yönetmen: Warwick Thornton
Senaryo: Warwick Thornton
Oyuncular: Rowan McNamara, Marissa Gibson, Mitjili Napanangka Gibson
Yapım: 2009, Avustralya
29. Uluslararası İstanbul Film Festivalinin En İyisi: Köpek Dişi

Yönetmen: Giorgos Lanthimos
Senaryo: Efthymis Filippou, Giorgos Lanthimos
Oyuncular: Christos Strergioglou, Michele Valley, Aggeliki Papoulia, Mary Tsoni, Hristos Passalis
Yapım: 2009, Yunanitan
Filmekimi'nin En İyisi: Room in Rome
Yönetmen: Julio Medem
Senaryo:Julio Medem
Oyuncular: Elena Anaya, Natasha Yarovenko
Yapım: 2010, İspanya
Oscar Adaylarının En İyisi: District 9
Yönetmen: Neill Blomkamp
Senaryo: Neill Blomkamp, Terri Tatchell
Oyuncular: Sharlto Copley, Jason Cope, Nathalie Boltt
Yapım: 2009, Yeni Zelanda
Türk Sinemasının En İyisi: Kosmos
Yönetmen: Reha Erdem
Senaryo: Reha Erdem
Oyuncular: Türkü Turan, Sermet Yeşil, Hakan Altuntaş, Murat Deniz
Yapım: 2009, Türkiye
Vizyondaki Amerikan Filmlerinin En İyisi: Inception
Yönetmen: Christopher Nolanc
Senaryo: Christopher Nolan
Oyuncular: Leonardo Di Caprio, Ken Watanabe, Joseph Gordon - Levitt, Marion Cotillard
Yapım: 2010, ABD - İngiltere
Yılın En Büyük Hayal Kırıklığı: Serseri Mayınlar
Yönetmen: Ferzan Özpetek
Senaryo: Ivan Controneo, Ferzan Özpetek
Oyuncular: Riccardo Scamarcio, Nicole Grimaudo, Alessandro Preziosi, Lunetta Savino
Yapım: 2010, İtalya
Avrupa Sineması Özel Ödülü: Beyaz Bant

Yönetmen: Michael Haneke
Senaryo: Michael Haneke
Oyuncular: Christian Friedel, Ernst Jacobi, Leonie Benesch, Ulrich Tukur
Yapım: 2009, Avusturya - Almanya - Fransa - İtalya
15 Eylül 2010 Çarşamba
Ablamla yaşadığım, çocukluğumun en saf taraflarından birine ışık tutar bu film aynı zamanda. Ferdi’nin sevdiği kız ölünce ablam günlerce yas tutmuş. Ferdi artık yalnızdır ve ablam da Ferdi’yle evlenmek için ağlayıp sızlar. Küçücük bir kızın Almanya’da izlediği ilk Türk Filmi’nin Derbeder olduğunu düşünürsek gayet sarsıcı bir durum sanırım. NOT: "Derbeder" filmi Türkan Şoray'ın oynadığı meşhur Sultan filmine de konu olmuştur. Sultan filminde bütün kadınlar toplanıp sinemaya giderler. Hatta içlerinde hamile bir kadın vardır. Herkes izlediği filmde salya sümük ağlar hatta kadın filmi izlerken doğum yapar. İşte "Sultan" filminde herkesin sinemada izlemek için ölüp bittiği film DERBEDER dir.
http://gorkeminsinemadefteri.blogspot.com/
31 Ağustos 2010 Salı
Sana Özel...
![]() |
| 2009 KIŞ... BİR KARTEPE GÜNÜ... YARINLAR UMUT DOLU OLMALI... |
İzlemesi zor bir roman ve okuması da oldukça zor bir film Revolutionary Road. Son yılların en başarılı Amerikan filmi. Bağımsız olmayan ama bağımsıza en yakın duran, Amerikan yaşam tarzını eleştirirken Avrupa'nın yozluğuna da ışık tutan bir film...
22 Temmuz 2010 Perşembe
Yönetmen: Ferzan Özpetek
Senaryo: Ivan Cotroneo, Ferzan Özpetek
Oyuncular: Riccardo Scamarcio, Nicole Grimaudo, Alessandro Preziosi, Lunetta Savino
Yapım: 2010, İtalya, 110 dk, Renkli
23 Haziran 2010 Çarşamba
antichrist
Filmi 3 tema üzerinden incelemek mümkün. Bu temaların dinsel ya da mitolojik temellerinden bağımsız bir şekilde ele alınması ise daha tercih edilebilir bir eleştiriye zemin hazırlıyor. Keder, acı ve umutsuzluk.... Süreç, aynen bu şekilde ilerliyor ama biz bu şekilde ilerlediğine episodik anlatımlar sayesinde daha da emin olabiliyoruz. Keder başlıklı bir bölüm açıldığında kedere dair ne olabilecekse zihnimizde hazırlığımızı yapıyoruz ve aynı durum diğer bölümler için de geçerli oluyor. Film üç dilencinin bizden varoluşumuza sahip çıkmasıyla, bize tuttuğu aynayla ilerliyor ve tüm korkularımızla, korkularımızı nasıl alt edeceğimizi sorgulatmakla bizi cezalandırıyor. Filmde kadın karakter ve erkek karakterin isimleri bize hiç söylenmiyor. Duyduğumuz tek isim filmin başında ölen çocuklarının ismi. Yani bizim yarattığımız şeye atfettiğimiz değerin sembolize edilmiş hali. Kendimize ise bir değer biçemediğimiz bu dünyada bencilliklerimiz ve yenik düşmelerimizle anlamsızlaştırdığımız çocuklarımız. Diğer bir okumayla da başkaları tarafından yaratılan bizler ve gittikçe isimsizleşmeye mahkum edilmiş beyinlerimiz. Tek umursadığımız kendi vicdanımızı rahatlatmak ya da usulsüz olarak bi şeylere sahip çıkmak. Film, insanoğlunun hiçleşmeye mahkum edildiğinden tutun, aslında hayvani dürtü diye bir şeyin tüm canlıların varoluşunun temelinde yatan bir gerçek olduğuna kadar birçok yoruma açık. Lars Von Trier'in filmografisinde bambaşka bir yerde diyemeyeceğim çünkü zaten Trier'in filmografisi özellikle teknik anlamda kendini geliştirmeye dönük bir yapıda seyrediyor. Dogville, 5 Engel gibi filmler yapmış, ardından da pek de bir anlam verilemeyen belki de fazla stilize edilmiş Emret Patronum'la bizi selamlayan bir adamın Antichrist'e kadar ulaşan süreçte ne gibi çılgınlıklar yapabileceğini tahmin eder hale geldik. Siyad'ın bu yıl İstanbul Film Festivali için seçmiş olduğu En İyi İlk filmler kuşağında Trier'in "Suç Unsuru" filmi gösterildi ki 35 mm formatında beyaz perdede bu akılalmaz deliliğe şahit olmak kendimi oldukça şanslı hissetmeme yetti de arttı bile. Avrupa'nın hala ortaçağdan kalma skolastik yapısına dem vuruşuyla, hikaye içinde yarattığı hikayelerle, kurgunun izleyeni ters köşeye yatıran sürprizleriyle sıradışı bir yönetmenin ilk göz kırpışına da tanık olmuştuk. Antichrisit'in görsel anlamda çok daha cesur olan anlatımına şaşıramayacağımız kadar orjinal ve kusursuzdu "Suç Unsuru ".

Şimdi de biraz Trier'in kadınlara ne yaptığı üzerine üç beş kelam edelim. Kadınlar hem suçlu, hem fedakar, hem anne, hem sadık bir eş hem de yalnızlar bu hayatta. Antichrist a göre üçgenin tepesinde kadının kendisi vardı. Hayatın merkezi iyiliğiyle, kötülüğüyle kadına odaklı bir bakış açısına sahip. "Dancer in the Dark" ta müzikallerin dayanılmaz çekim gücüne kapılıp gittik Selma karakteriyle. Göremediğimizi gösterdi bize. Aslında oldukça klasik bir senaryoyu dramatize ettikçe etti ve çivi çiviyi söker hesabı bizi gözyaşlarına boğdu. Belki de Trier'in dertlerini kadınların çektikleri cefalarla ifade etmek çok daha doğru bir anlam buluyordur. Dogville ile başlayan Amerika Fırsatlar üçlemesinde de kadınlar dünyayı kurtarmaya yelteniyorlar ama battıkça dibe batıyorlar. Antichrist ta da Charlotte Gainsbourg un oyunculuğu oldukça vahşi. Tıpkı Emily Watson, Björk, Nicole Kidman gibi belli bir ön hazırlık süreci geçirmişe benziyor. Bu konuda da Lars Von Trier'in kendine has çalışma teknikleri de meşhur zaten. Karakteri psikolojik olarak zihinde tam olarak oturtmaya çalışıyor ya da belki de David Lynch misali oyuncunun karakter hakkında bir şey anlamaması işine geliyordur. O ya da bu şekilde sonuç itibariyle olayın süzgeçten geçirilmesi sıkı bir yorgunluğu da beraberinde getiriyor.
28 yaşına hızla yaklaşmak olduğum şu günlerde Antichrist bana ne kattı peki? Ya da katması gerekiyor muydu? Sanırım ikinci soruya verilecek yanıt sinemasal anlamda herkesin ne tarz bir duruşu olabileceğine de açıklık getirir. Ama ben bu sorulara net bir cevap veremeyeceğim. İzlenilen şey bir şeyleri ifade etme derdini bariz bir şekilde ortaya koyuyorsa bana da bir şey katmasını daha bir fazlaca bekleyebilirim. Ama bunların bir sınırı da yok tabiiki. Antichrist çoğu insanın beynindeki tabulara sert bir eleştiri getiriyor. Olduğu kesin olan ama kabullenilmesi ya da fark edilmesi güç olan noktalara giriyor. Özümüzde varolan bencilliğimizi dışavuruyor. Yer yer simgesel anlatımlarla yer yer de direkt olarak söylüyor derdini. Film ülkemizde "Deccal" ismiyle gösterime girdi. Çok fazlaca bir yorumu öncesinde yapmaktansa şu şekilde bir açıklamaya yeltenmeyi daha uygun buluyorum:
* Deccal, ahir zamanda farklı inançlara göre Mesih'in veya Mehdi'nin ikinci kez yeryüzüne gelmesinden önce insanlığın dini inançlarını kullanıp saptırarak kötülüğe ve sapkınlığa yönelteceğine inanılan düşünce yada varlık. Hadislere göre, Deccal kıyamete yakın bir zamanda Mesih'in dünyaya zuhurundan önce Allah tarafından insanları kötü yola ve imansızlığa çağıran, Âdem ile kıyamet arasındaki vakitte Allah'ın yeryüzüne gönderdiği en büyük fitnedir."
O halde benim anladığım kadarıyla antichrist ya da deccal nasıl telaffuz edersek edelim bahsedilen kötülük insanı şehvetinin kurbanı yapacak bir kötülüktür. İnsanoğlunun da şehvetinin kurbanı olduğunu itiraf edersek herkesin içinde bir deccal var o halde. Trier içi boş olmayan bir söylevin derdinde. O ya da bu şekilde pek kayıtsız kalınamayacak bir filmle yine aklımızı bulandırabilmeyi başarmış.
_________________________________________________
* wikipedia
Yönetmen: Lars Von Trier
Oyuncular: Willem Dafoe, Charlotte Gainsbourg
Görüntü Yönetmeni: Anthony Dod Mantle
6 Mart 2010 Cumartesi
An Education Üzerine...

An Education bize izlediğimiz filmi hangi perspektiften okumamız konusunda yardımcı olamıyor. Bakış açıları önümüze seriliyor ama bir duruş kazanamıyor ne yazık ki. Ne yazık ki demek zorundayım çünkü "Yeni Başlayanlar İçin İtalyanca" ve "Wilbur Ölmek İstiyor" filmleriyle daha kendi halinde ve söylemek istediklerini abartıdan uzak ve daha mütevazı bir dille aktaran bir yönetmen için kayda değer bir bocalama yaşanmış. Bunu bağlayabileceğim en sağlam nokta da bu hikayeyi anlatırken kendi coğrafyasının uzağına düşmüş olması. An Education bir dönem filmi ancak 1960 larin Londrası'na hapsolunarak anlatılması zorunlu bir öykü de değil. Lone Scherfig Danimarka sınırları içerisinde kendi dilinde, eleştirmek istediği sistemi ya da bağlanılması kaçınılmaz olan kurumsal yapıları içine de bir tutam aşk kırıntıları ekleyerek anlatsaymış hikaye daha da bir karakteristik yapıya bürünebilirmiş. Görsel anlamda ve oyunculuklarda belki bir problem yok ama bir filmin belkemiği olan senaryo sallanmış da sallanmış. Sallanan senaryoyu da çoğu zaman başarıyla kotarılmış sanat yönetmenliği ve fonda bize dinletilen müzikler toparlamaya çalışmış. Filmi izlerken Carrey Mulligan'ı saçlarını topladığında hep birine benzetip durdum zira bir türlü çıkaramadım ama sonradan farkettim ki apaçık ortada olan bir Audrey Hepburn tasviriydi bu. Dönemsel olarak çakışmış mı bilemem - ki buna da gerek yok - hoş bir selam duruş görüntüsünde perdeye yansıdı. Hepburn'ün masumiyeti Mulligan'ın zerafetiyle bütünleşmiş ve 1960 lara yakışan bir tablo oluşturmuş.

Filmde aile çekirdeğinin önemine ya da önemsizliğine de değiniliyor elbette. Ama işte tam da bu noktada beli bükülmüş olan senaryo bir türlü doğrultulamıyor. Alfred Molina'yı kızları için en iyisini - neye göre- , en doğrusunu - kime göre - isteyen baba rolünde izliyoruz. Carrey Mulligan'ın canlandırdığı karakter özgürlüğüne düşkün haliyle ve yaşının ötesinde sergilediği olgunlaşma görüntüsüyle ilgi çekici ve sevilesi bir hale bürünmüş filmin içinde. Ama biraz sıyrılalım duygularımızdan ve tam da orta yerinden bir dalış yapalım anlatılan hikayenin içine dersek tam da bu noktada tatmin olamıyoruz. Babanın tam olarak ne istediğini de anlayamıyoruz kızlarının bu kadar özgür olup da yine de kendini aile baskısı altında hissetmesini de. Garip bir çelişki var derken anne karakteri olup bitenleri dengelemeye çalışıyor. Kuzey Avrupa sinemasının kendine has üslubu olmasa da her şeye rağmen sıcak bir havası var An Education' un. Oscar rakipleriyle de yanyana geldiği zaman en ayrıcalıklı olanı diyebiliriz.
Ama hiçbir şey Lone Scherfig'e duyduğum özlemin daha da pekişmesine engel olamadı. Dogma manifestosundan nerelere gelindiğinin güzel bir kanıtı oldu An Education. Belki Lars Von trier de ihanet etti altına imza attığı manifestoya ya da ihanetten öte bir yenilenme süreci geçirdi - ki bence böyle - ama yine de uzak düşmemişti kendine. Hiçbir Trier filmi izledikten sonra özlemimi daha da filizlendirmemişti. Lone Scherfig'i şu günlerde aldığı ödüllerden dolayı tebrik ediyoruz. Ama bir bardak çay içmek isterse de onu balkonumuzda her zaman misafir etmeye hazırız.
Yönetmen: Lone Scherfig
Senaryo: Lynn Barber, Nick Hornby
Görüntü Yönetmeni: John De Borman
Müzik: Paul Englishby
Oyuncular: Carey Mulligan, Emma Thompson, Alfred Molina, Peter Sarsgaard
Yapım: 2009, İngiltere, 95 dk, Renkli
23 Şubat 2010 Salı
Hani çocuklar gibi şen şakrak olup hop oturup hop kalkmak istersiniz ya ben Nisan ayı boyunca bu şekilde bir hiperaktifliğe sahibim. Malum İstanbul Film Festivali başladı. Birbirinden seçkin yapımlar, bölümleriyle herkese alternatif oluşturabilecek bir içeriğe sahip programıyla beni de elimde kitapçık arkadaşımla birlikte Emek’ten Atlas’a oradan Yeni Rüya’ya oradan da Beyoğlu sinemasına koşturur hale getirdi.
İsveç yapımı Gir Kanıma’yı gördüm ikinci gün. Hem de yemeden içmeden sabah 11.00 seansında. Yönetmen koltuğunda Tomas Alfredson var. Son zamanlarda gördüğümüz Twilight fırtınasından sonra vampir temalı filmlere kesinlikle alternatif oluşturarak farklı bir noktada incelenmesi gerektiğini bize kanıtlayan bir film. Aşk deseniz en yalın haliyle mevcut, açlık temasına ilişkin hırçınlaşmaya dair, 12 yaşındaki bir çocuğun yabancı düştüğü çevreye dair minimal bir üslup geliştirmiş yönetmen. Ne de olsa bir İsveç filmi izliyoruz ve karakterlerin hareketlerinden tutun yaşanılan iklime, kullanılan İkea motifli ürünlere kadar her şey bu görüntüyü tamamlıyor. Güçlü olabilmek üzerine aynı zamanda Gir Kanıma. Eli’nin Oskar karşısında iradesine hakim oluşu ve Oskar’ın okuldaki diğer çocuklara boyun eğmeyişi günümüz tüketim toplumunda algılarımızı harekete geçirme noktasında sert bir anlam kazanmış. Fedakarlık döngüsünde de Eli’nin babasının kendisini teslim edişine tanıklık ediyoruz. Tüm bunlar aslında normal olan bizlerin yaşadığı gidip gelmelerden ibaret. Vampir olgusunun tamamen simgesel bir anlatım biçimi olduğunu ve bu biçim itibariyle de yapılmış tüm klasik vampir kurgularından farklılaştığını söyleyebiliriz. Kabul etmemiz gerekir ki korku temalı bir çok filme ait motifler başarılı bir şekilde farklı filmlerde ya da farklı açılımlar yaratabilmek amacıyla kullanılabilir. Hideo Nakata’ın mucizesi Halka serileri ve Karanlık Sular bu duruma örnek olarak verilebilir. Alfredson’u bu noktada kutlamak ve işinin hakkını verdiğini kabul etmek gerek. Tabiiki vizyon filmleri içindeki hengameden bizi kurtardığı için festival ekibini de. Gerçi yorucu bir tempoyla filmler izleniyor ama her şeye rağmen değiyor. Bir filmden diğerine geçerken aynı kişileri görebilmek, sinema yazarlarına rastlayıp ayak üstü üç beş laf edebilmek sinemayla ilgilenen insanlar için gerçekten önem arz ediyor. Sinefili hastalığını taşıdığını insan festival zamanları daha iyi kavrayabiliyor doğrusu.
Kıssadan hisse meşakkatli bir iş festival yolcusu olmak…
11 Şubat 2010 Perşembe
Bilimkurgu filmleri şimdiye kadar alışılagelmiş formatlara ihanet etmeye pek cesaret edememişlerdir. Yarattıkları dört duvar arası kurallar bütünü de kimi zaman beyazperdede görmeye çok aşina olacağımız klasiklere zemin hazırlamıştır. Steven Spielberg'in E.T. siyle büyüyen bir nesil olarak sevimli hale bile getirdik bilimkurgu temel taşlarını. Ancak modern sinemanın eskiyi de hiçe saymadan doğallığını koruyarak ve en önemlisi de bildik konulara bambaşka formlar oluşturan bir yapıya da ihtiyacı olduğu kesin. İşte District 9 bu derde deva olabilecek, başından sonuna kadar kural bozan yapısıyla klasik bilimkurgu senaryolarından sıyrılabilecek bir başyapıt. Uzaylılar, gerçekliğini uzun yıllar boyunca tartıştığımız bir bilimkurgu metası olmuşken bambaşka bir perpsektifle bakılması gerekir diyor bu film. Her şeyden önce varlıklarını sorgulamıyor üstüne üstük kapitalist sistemin tüm eziciliğini onların üzerinde uyguluyoruz. Yadırgama ve telaş yok. Yönetmenin uzaylılar üzerinden görsel olarak sunmaya çalıştığı bir sevimlilik gösteri de mevcut değil. Ama asıl kurulması gereken bağ da görselliğin çok ötesinde vuku buluyor. Yabancı olanı ötekileştirme üzerine ve insanoğlunun en vahşi köklerine kadar uzanan derinlemesine bir itiraf sürecine dair tüm gerçekleri gözümüzün içine sokuyor yönetmen Neill Blomkamp. Sinyaller gönderip uysal iletişimler kurmak zorunluluğu ya da uzaydan gelen yaratıklar tarafından istila edilme keşmekeşi yok. Uzaylılardan güç alma ve zamanla onlardan birine dönüşme isteği de insanlık tarihine dair en derin ritüellere ışık tutuyor. Modern diye tabir edilen yüzyılın ritüelleri, Adem ve Havva'dan süregelen alışkanlıklarımızmış aslında. Uzaylıdan bir parça ye ki onun gibi güçlü ol. Hem de kanlı canlı olarak ye ki en vahşi dürtülerinle o bedene sahip olasın.

Filmi izlemeye başladıktan kısa bir süre sonra belgesel izlediğinize neredeyse emin oluyorsunuz ama tam da o sırada belgeseldeki sunucu, kameraman birden olayın içine dahil oluveriyor ve kameraman olarak tanımladığımız şahıs birden ortadan kayboluyor. Filmin başlarında tamamiyle gerçek olduğuna emin olmamızı sağlayan görsel kurgulama tekniği zamanla gerçek ve kurmaca arasında sıkışmamıza ama yine de gerçek dışı gibi görünecek tarafa doğru kaymamıza neden oluyor. Peter Jackson filme ne derece ışık kaynağı oluşturmuş tam olarak bilemiyorum ama ortaya şimdiye kadar gördüğümüz en orjinal bilimkurgu hikayesi çıkmış. Merak uyandıracak gelişmeler de sinemada görmeye aşina olduğumuz ve alışkanlığa dönüştürülmüş vazgeçilmez kurgulardan ustaca ayıklanmış, önümüze tapteze yeni bir lezzet çıkmış. Ama aslında yıllardır yediğimiz ama yediğimizi pek de fark edemediğimiz bir lezzet desek daha doğru olur. Bu sonuca varmamızı sağlayan başlıca neden de daha önce de bahsettiğim üzere ötekileştirme kavramı. Azınlıkta kalanı yadırgama, dışlama, bir denek malzemesiymiş gibi masaya yatırıp organlarını deşme, sonrasında da hiçbir şey olmamışçasına başa dönme. Bir savaş filmiydi yani District 9. İnsanlık tarihinde yaşanan savaşları, haksız mücadeleleri göz önünde bulundurursak hiçbir farkı olmadığını da görürüz. Tecrit edilmeye çalışılan uzaylılar F tipi yaşama alanı olan 10. Bölge'ye yerleştirilmek isteniyor. Cinsellik teması da insanoğlunun arkasına sığındığı en ucuz kavram oluyor ve kendini yine o basit sözcük olan "fuhuş" la tanımlıyor. Buram buram kokan bir ırkçılık eleştirisi de göze çarpanlardan. Filmin bilimkurgu motifi yoğunlukla teknik anlamdaki anlatım biçimi ve kurgulanışında gizli. Onun ötesinde sosyolojik çözümlemeler sunan, en ilkel hareket biçemlerini direkt olarak ama gözümüzün içine de sokmadan sorgulayan, farklı olanın yok edilmeye çalışılmasını anlatan ve tüm bunları gerçekleştirirken insanoğlunun verdiği reaksiyonları bir ayna yardımıyla önümüze getiren bir yapım duruyor karşımızda.
District 9 en iyi film dahil toplam 4 dalda oscara aday. Alamaması muhtemel gözükse de akademi jürisi tarafından es geçilmemesi sevindirici. Filmi izledikten sonra da oscarı alıp almaması gerektiği de önemsizleşiyor zaten.

Bir uzaylı filmi izleyerek nerden nereye geldiğimizi sorgulatan "District 9" iyi bir film olduğunu, ayaklarının yere sağlam bastığını hissettirerek gösteriyor. Avatar nasıl ki 3 Boyutlu teknolojisini hayranlıkla izlememi sağlayabildiyse "District 9" da kendimi bildim bileli izlediğim uzaylılardan yola çıkarak insana dair birçok parçayı görmemi sağladı. Kalbinin toprağı sert olan insan yine oraya bir şeyler ekmeye çalıştı ama bir türlü filiz veremedi diyerek sonlandırıyorum yazımı ve izleyip ayrıcalıklı bir bakışa sahip olabilmenizi temenni ediyorum.
Yönetmen: Neill Blomkamp
Görüntü Yönetmeni: Trent Opaloch
Müzik: ClintonShorter
Oyuncular: Sharlto Copley, Jason Cope, Nathalie Boltt
Yapım: 2009, Yeni Zelanda, 112 dk, Renkli
6 Şubat 2010 Cumartesi

“Gerçekten çok geç kalmışım.”
Bazen neye güldüğünüzü ya da neye ağladığınızı tam olarak kestiremezsiniz ya işte tam da bu noktada çıkıverdi ağzımdan bu sözler. Geç kalınmış bir saygı duruşunda bulundum bugün Salvatore ustanın önünde. Onun yarattığı o sıcak cennet sinemasının içine girdim ve her şeyi en çıplak haliyle izledim. Zaman zaman Toto oldum zaman zaman da Alfredo. Ama her ikisinin yerine koyduğumda da kendimi derin bir acı hissettim yaşamaya dair. Geçmişimle yüzleştim hala genç olduğumu unutarak belki de. Ya da zamanın çok hızlı geçip gittiğini inkar ettim. Kendimle yüzleştim nihayetinde.

Ne büyük bir duygu seline kaptıran bir filmmiş diyorsunuz evet ama başka türlü de bir giriş yapılması olanaksızdı böyle bir film hakkında yazılacak bir yazının başına. 1988 yapımı Nuovo Cinema Paradiso dan bahsediyorum. Anladığınız üzere de demek isterdim ama benim gibi geç kalmış yolcuları da hiçe saymamam gerektiğini düşünüyorum. 22 yıl sonra filmi görmeyi başarabilmiş olan ben, özel bir anlam içerdiğini düşünüyorum bu filmin sinema tarihi açısından. Öncelikle sinema sanatına karşı bir saygı duruş niteliğinde. İçinde birçok anlama yer verse de sinema tutkunlarını bambaşka noktalardan alıp götürebilecek bir güce sahip. Filmdeki Toto tasviri pek çok kişinin içinde yaşattığı ama farkına da varamadığı ya da bir yerlerde unuttuğu Toto tasviri aslında. Hal böyleyken içindeki çocuğa, hayallere ulaşabilmeye dair akdeniz üslubuyla –ki bize çok yakındır- sıcacık bir film çıkmış ortaya. Cinema Paradiso aynı zamanda bir değişim öyküsü. 1954 yılında başlayan öyküde Paradiso yaşlısı genci. İdealist olsun olmasın, düşünen ya da düşünmeyen her insana kapılarını açar. Ve insanlar yıllar yılı değişir. Televizyon, akabinde de video girer hayatlara. Cinema Paradiso kapılarına zincir vurmaya mahkum olur. Arda kalanlar da bir damla gözyaşı döker sadece.

Tornatore, Malena’ da sosyal yönleri zayıf, yeni algılara tamamen kapalı bir topluma bir çocuğun gözünden bakmış aslında Cinema Paradisodan bu yana da özünde hiçbir şeyin değişmediğini anlatmaya çalışmıştı. Ama dili o kadar sıcaktı ki her iki filmde de aşk ve dram oldukça bütünleştirilmiş olarak sunuluyordu. Büyüme çağına dair sancılar ve her insanın hayatında bir Alfredo olmalı gerçeğiyle noktalanıyordu film. Geriye baktığımızda pişman olmamamız için hep yanımızda olur ve bizi bizim hissetmediğimiz bir şekilde beslerler sanki.

Eski sinemaların kokusunu da bolca hissedebiliyorsunuz bu filmde. Emek sinemasının kokusu var her karesinde. Aslında farkına da varıldığı üzere çok fazla ameliyat masasına da yatıramayacağınız bir film bu. O derece samimi ve dürüst bir şekilde anlatmış ki derdini. Sadece izlemek kalıyor. Sadece herkesin kendi hayatındaki mutluluklarına ve mutsuzluklarına dair bir yolculuğa çıkması gerekiyor. O kadar…
Yönetmen: Giuseppe Tornatore
Görüntü Yönetmeni: Blasco Giurato
Senaryo: Giuseppe Tornatore, Vanna Paoli
Müzik: Ennio Morricone
Oyuncular: Jacques Perrin, Marco Leonardi, Salvatore Cascio, Philippe Noiret
Yapım: 1988, Fransa – İtalya, Renkli, 123 dk.
8 Ocak 2010 Cuma
(Buğra Demir için geç kalınmış bir ithaf...)
- Kitabında biri ölmek zorunda mı?
- Kalanların hayata daha çok önem vermesi için biri ölmeli... Zıtlık yaratmak için....
- Hayattan kaçarak huzur bulamazsın....
Aslında rahatsız edici bir film var önümüzde. Bana kalırsa ürkütücü diye bile tanımlayabilirim. Üzerinde ince bir işçilikle çalışılmış kurgusu hemen açılış sahnesinde kendini belli ediyor. Mrs. Dalloway'in kocaman dünyası öylesine küçülüyor küçülüyor ki, bir kafesin içine koysanız o dünyayı hala boş bir alan kalıyor. Kabullenebilmek, ardından harekete geçebilmek ve engellerle mücade edebilmek üzerine çeşitli çıkış noktaları var Saatler'in. Ama hepsinin anlatıldığı üç farklı zaman dilimi aslında tek bir paydada da buluşabilmeyi başarabiliyor:
Sonuçsuzlukda yani.
Ne yaparsan yap sandığın kadar özgür değilsindir. Hatta sandığının yanından bile geçemiyorsundur aslında. Virginia Wolf parmaklıklar ardında tırnaklarıyla kazıyarak özgürlüğünün peşindeyken, 1950 lerde Laura Brown biraz daha hakimiyeti eline alabilmiş gibi görünür. 2000 li yıllara geldiğimizde ise Clarissa Vaughan çevresinde olup biten her şeyin yöneticisidir. Ama tabi tüm bunlar dışardan gözlemlendiklerinde sanılan durum şemasından öteye gidemez. Sondan başa doğru yazdıklarımızı tersine çevirmeye çalışalım bakalım: 2000 li yıllarda Clarissa Vaughan karakteri sınırsız özgürlüğe sahip, cinsel tercihleri konusunda kimseye hesap vermek zorunda olmayan, istemediği şeyleri gizlemek zorunluluğu bulunmayan bir kadındır. Ancak bazen özgür olmanın da işe yaramayacağını gösterir bize. Zamanında bir erkekle de beraber olmuştur sonrasında da bir kadınla. Sınırlar zorlanmış fakat sonucunda yaşadığı hayatın marjinalliğinin onun önünde diz çökmesi kaçınılmaz olmuştur. Clarissa'nın sorunu toplumsal boyuttan öte kendisiyle ilgilidir. Aslında filmdeki diğer karakterlere de baktığımızda hepsinin yaşadıkları travmatik durumların kaynağının öncelikle kendi özlerinde başladığını görebiliriz. 1950 lerde Laura Brown'a değinecek olursak aslında en büyük çıkmazı yaşayan karakterden bahsettiğimizi itiraf edebilirim. Laura, gidebilmek ve kalmak arasında çelişki içerisindedir. İki tercih konusunda da eşit oranda bir özgürlüğü bulunmaktadır. Ama işte zor olan da budur. İkilemde kalmanın en somut gösterimi 1950 yılında yaşayan evli ve çocuğu olan Laura Brown'ın otel odasında yaşadığı yeniden doğuşla şekillenir. Bu sahne bir nevi uyanıştır aslında karakter analizi yaptığımız zaman. Sudan gelen ölüm ve yine sudan gelen hayat zıtlığı. Ama zıtlığın aslında birbirinin içine geçmiş ve kimi zaman da ayırt edilemeyecek kadar karmaşık iki kavram oluşu. Laura'nın gözleri açılır ve hayatı tercih eder, ne pahasına olursa olsun... Virginia Wolf, filmin kurgusal boyutunun çıkış noktasıdır aslında. Her şey onun kaleminden şekillenir. Mrs. Dalloway'in kaderi de onun elindedir. Arasında zamanlar olduğunu düşündüğü eşi aynı zamanda hayatta en değer verdiği insandır. Ama nasıl ki Clarissa'ya özgürlük yetmiyorsa Virginia Wolf'e de sadakat az geliyordur. Bazı şeyler için iyi olmak yetmiyormuş derler ya hani işte insan doğasının kendi içindeki dengesi, uyumsuzluğu, şefkatsizliği, aşka susamışlığı ve tüm kişiye özel duygusal derinlikleriyle filmin özünde yatan "cevapsızlığı" keşfetmek de parçaları yerli yerine oturtunca pek de zor olmuyor.

Buraya kadar Saatler'in genel kimyasını özümsemiş bulunuyoruz. Kurgu karmaşık... Aynı mekanda oluşturulması gereken aksiyon dengesi farklı zaman dilimlerinde farklı karakterlerin hareketlerine şekil veriyor. İşte bu noktada da oyunculuk penceresinden illa ki daha bir dikkatli bakmak gerekiyor. Baktığımız zaman da Meryl Streep, Nicole Kidman ve Julienne Moore dan oluşan muhteşem üçlüyle karşılaşıyoruz. Yönetmenin işini kolaylaştırabilecek titizlikle çalışılmış oyunculuklar. Hele ki ne olursa olsun hayatta kendi sesimizi dinlediğimiz için pişman olmamamız gerektiğini gördüğümüz Julienne Moore performansı tüm bilinen sahte gerçekliklere karşı da bir saygı duruştur aslında. Perdeye yansıyan oyunculuk genel anlamda izleyenin yaşamını sorgulatabilen bir izdüşüme dönüşmüştür. İyidir diyor ve fazlaca ballandırmadan önünde eğiliyoruz.
Saatleri izleyin... Uzun bir yolculuk gibi... Issız bir yolda konaklamış gibi...
Yönetmen: Stephen Daldry
Görüntü Yönetmeni: Seamus McGarvey
Müzik: Philip Glass
Oyuncular: Nicole Kidman, Julianne Moore, Meryl Streep, Stephen Dilane, Miranda Richardson
Yapım: 2002, ABD, Renkli
3 Kasım 2009 Salı
Festivaller aslında şehirlerin yaşadığına, kanlı canlı karşımızda durduğuna, nefes aldığına işaret ederler. Şu ana kadar ziyaret edebilme şansına ulaştığım İstanbul Film Festivali bunun en somut örneğidir. Az kalsın filmleri izlemeye kıyamadığım anlar bile oldu. Ama bir festival var ki dokunmaya bile korkarsınız incinecek kırılacak diye. Gezici Film Festivali nam-ı diğer Festival on Wheels ten bahsediyorum. Soğuk Ankara kışlarına sakin sakin hazırlık yaparken bana sıcacık bir karşılama yapan bir festivaldir bu. Kahve tadında da diyebiliriz. Jens Lien'in kusursuz kara mizah şaheseri "Sorun Yaratan Adam" la tanışmama vesile olmuş, Pernille Fischer Christensen ile cinsiyet kimliksizliğine inceden bir bakış attırmış, Haneke ile sığ sularda boğulmama neden olmuş, Goddard'ın burjuvazi eleştirisi yaşasın anarşi dedirten "Haftasonu" filmi ile yakın temas kurdurmuş ve Almodovar'ın kriz geçiren kadınlarının içinde sıkışarak 80 lere farklı bir bakış attırmış bir festivaldir bu. Gerçeküstücü kısa filmlere, avrupa panoraması başlıklı kısalara ve çocuklar için özel seçkilere kapılarını açmıştır. Üstelik ücretsiz kısa film gösterimleri sunarak kısa film mantığının daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlamıştır. Gezici festival tamamen amatör bir ruha sahiptir. Üniversitede tiyatroyla uğraşırken amatör bir ruhla profesyonel işler çıkarmaya çalışırdık. Bu festivalin de şehir şehir dolaşarak ulaşmaya insanların pek de itibar etmediği yerleri ziyaret etmesi, sinemanın ne demek olduğunu pek de bilmeyen insanlarla buluşmaya çalışması aslında ticari kaygılardan uzaklaşmış amatör bir ruhun savaşı. Savaş diyorum çünkü tam da bu yıl aslında ayakta durmak için her şeye rağmen direndiğini bize gösteriyor. Kars yerel yönetimlerindeki değişimlere paralel Gezici Festival bu yıl Kars'a uğrayamaz oldu. Daha doğrusu uğramaktan öte Kars, bu festivalin ev sahibiydi. Çeşitli seminerler, workshoplar , sinema konuşalım etkinlikleri ve galalara tanıklık etmişti. Bu uzak yolculuğa 15. yıl itibariyle veda etmek üzücü. İşin sanata vurulmuş okkalı bir balta olduğunu söylemek de yetmiyor sonuçta. Tekerlekleri üzerinde gezen festivalimiz kendine ev sahipliği yapacak sıcak bir yuva arayışına girdi. Yıllar önce bana kapılarını açan aile şimdi ıssız kalmaya başlamıştı. Şehirde bir film festivali düzenlemek bir çok şehir için fazla ütopik gelse de bir şehir bu festivale kapılarını açtı. Eveeet bundan sonra yeni mekanımız "Artvin". Hepimize hayırlı uğurlu olsun temennileri eşliğinde festival ruhunun 4 - 10 Aralık'ta Ankara Batı Sinemasında, 11 - 17 Aralıkta Artvin'de ve 18 - 20 Aralık'ta da sınır ötesi Üsküp'te yaşatılacağını hatırlatırım. Batı Sineması bir hayli anı yüklüdür benim için. Perdeleri kapalıydı ancak bu yıl Gezici Festivalle birlikte kapılarını tekrar açıyor. İstanbul'da da Yeni Rüya sineması için çok sevinmiştim. Üç Film Birden hikayesi kapanıp yerine festivallere ev sahipliği yapan bir sinemaya dönüştürülmüştü bu sinema da. Şimdi Batı Sineması da Üç Film birden e mi dönüştürülecek endişeme tam da zamanında, güzel bir darbe indirilerek sanatsal paylaşıma açık hale getirildi. Batı Sineması'nın önünde Titanic için kışın soğukta saatlerce kuyruk beklediğim günü hala unutamam. Eski, anı kokan bir sinemayı daha kaybetmemenin sevincini de buradan paylaşmak istedim.

Gelelim festivalin bu seneki bölümlerine. Festival bu sene "KARŞI" sloganıyla karşılıyor bizi. Karşı olunacak temalar da hazır: Kapitalizm, Savaş, Burjuvazi, Eğitim, Milliyetçilik, Militarizm ve Cinsiyetçilik. Karşı bölümüne ek olarak da bir panel düzenlenecek. "30 Yıl Önce, 30 Yıl Sonra Almanya", "Kısaca Brezilya" ve "Türkiye Sineması 2009" şu an için belli olan diğer seçkiler. Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da takip edemeyeceğim ben. İlk göz ağrım diyebilirim bu organizasyon için. Ruhu olan genç bir proje. Takip etmenizi, çevrenizdekilere tavsiye etmenizi, izlediğiniz filmleri bi kenara not etmenizi şiddetle öneririm. Ha unutmadan bir de bu yıl Reha Erdem kitabı çıkıyor Fırat Yücel tarafından hazırlanacak olan. "Kosmos" öncesi Reha Erdem'i de derinlemesine incelemek isteyenler için başucu kitaplarından biri olacaktır kuşkusuz.
1 Kasım 2009 Pazar
Aslında Issız Adam’ın kimilerine sıcacık gelen kimilerine ise buz gibi bir anlatımsızlık çemberi içinde olan halveti ruhiyesinden henüz kurtulamamışken “Karanlıktakiler” çıkageldi karşımıza. Vicdan azaplarının, Yalnız insanın, idealleri uğruna değerlerinin varlığını unutan insanların kaybolup gitmiş öykülerini anlatmayı yer yer başarılı bir şekilde oturtmuş Çağan Irmak bu sefer de öyle çok fazla çizgisinin sınırlarını zorlamadan psikolojik temelli bir işe girişmiş. Tabii bilindik unsurlarını da kullanmayı göz ardı etmeden. Hatta bu, öyle bir göz ardı etmeme ki filmin neresinde flashbacklerle karşılaşacağınızı artık sıkı bir Çağan Irmak takipçisiyseniz fark edebiliyorsunuz.

Gülseren ve Egemen birbirlerine bağlı olmak zorunda olan ve hayatlarını anı yaşamaya koşullanmış karakterler ama bu anı yaşama felsefesi de aslında bilinçli bir seyirde ilerlemiyor. Unutulan yaşama bağlılık, insanlara ve hatta kendine olan güven eksikliği, yaşamın eksilttiği bu insanları ertesi güne kadar zamanı geçirmeye odaklıyor. Filmin ilk yarısına kadar anne ve oğulun ruh halleri de birbirlerinin hayatlarını zorunlu eksilttikleri gerçeğinden uzak bir tonajda ilerliyor. İzleyene birbirlerinin hayatlarına ne derece etki ettiklerini anlatmaktan uzak evdeki Gülseren’i ve nefes almak için işyerine giden Egemen’i izliyoruz. Film, psikolojik temelini de yine 1980 Türkiye’sinde yaşanan bir olayın sarsıcı bunalımından alıyor. Ancak siyasi kökenli değil. Politik kargaşa etrafında kendi halinde yaşayan Gülseren’in ve olaylara verdiği tutucu tepkiyle ailesinin travması diyelim. Ama tüm bunlar (flashbackler dahil) Çağan Irmak’ın artık yeni kurgusal açılımlara ihtiyacı olduğunun da bir göstergesi. Adım adım hissettiriyor kendini tekrarlama döngüsü. Ancak ve ancak sonuçta yine insani ve gelenekselci duygusal yaklaşımımızı okşayan bir film duruyor karşımızda. Anne – Oğul ilişkisini anlatmakta başarılı bir performans var ki hakkını esirgememek gerek. Ama biz bunu zaten Babam ve Oğlum’da, Issız Adam’da da görmedik mi. Ha bu demek değil ki yeniden görmenin sakıncası var. Tabiî ki yok amma velakin işin içsel kurgusu (ki bunu teknik bazda algılamak gerek) orijinal söylemlerden gayet uzakta. 
Oyunculuk gerçekten olağanüstü. Meral Çetinkaya’yı beyazperdede bir Yıldız Kenter edasıyla görmek farklı bir deneyim oldu. Yalnız tekrar amma velakin deme zorunluluğumu devreye sokan bir rahatsızlıkla da karşı karşıya kalmıyor değilim. Aşırı derecede grotesk bir karakter var karşımızda ve Çağan Irmak bana özellikle ev içerisindeki sahnelerde bir tiyatro oyunu izliyormuşum hissi uyandırdı. Sinema oyunculuğunun tiyatrodan ayrıştırılması gerektiği noktalar olduğuna inanırım ama aslında çok çok ince nüanslar da olabiliyor kimi zaman bu ayrımı ortaya koyabilmekte. Filmde ise fazla zorlandığımı söyleyemeyeceğim. Ağdalı bir oyunculuk desem Atıf Yılmaz’ın Arabesk filminde Müjde Ar’ın oyunculuğunu görmezden gelmiş olurum. Ağdalı desek Müjde Ar bize ne olduğunu gösterdi farklı bir tür içerisinde. İyiden iyiye muhteşem bir teatral performans izliyoruz biz Karanlıktakiler’de. Ama işte bu muhteşemlik bir noktadan sonra gözümüzü yormaya başlıyor ve yerini Erdem Akakçe ve Derya Alabora’nın dingin oyunculuklarına bırakıyor. 
Final sahnesi itibariyle en akılda kalıcı Çağan Irmak performansı diyerek sözlerimi burada bitiriyor ama bu demek değil ki en iyi ilk üç filminden biri demeyi de ihmal etmeden izleyene gerekli mesajı uçuruyorum.
Yönetmen - Senaryo: Çağan Irmak
Görüntü Yönetmeni: Gökhan Tiryaki
Oyuncular: Meral Çetinkaya, Erdem Akakçe, Derya Alabora, Rıza Akın Yapım: 2009, Türkiye















